Şişe

4 Yorum Yapılmış

Ben nasıl bir gemiymişim ve beni nasıl bir şişe sarmalıyormuş hâlâ anlayamadım…
Hem bedenen hem ruhen çok yoruldum. Uzaktaki, oradaki, yanımdaki derken o kadar çok yıpranmışım ki…
Bazı gerçekler, olamayacaklar acıtıyor kalbimin derinliklerini; bazıları ise o kadar yapmacık ve kolay görünüyor ki gerçekten o duyguyu yakalayamıyorum. Sizden bu yüzden kaçıyorum çünkü ben kimsenin zaaflarını kullanmadım bugüne kadar ve kullanacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz…
Ve evet, erkeklerin de duyguları varmış, onlar da acı çekiyor, sus pus oluveriyorlarmış en ufak kalp kırıntısında ve onlar da delicesine sevebiliyorlarmış, her ne kadar unutuldu sanılsa da…
İnsancıklar, seviyorum sizleri, ölürken dahi bana kazık atıyor olacaksınız lakin olsun, razıyım. Son nefesimi dahi çekerken içime, ders çıkarabilmek yaşadıklarımdan; sanırım beni ben yapan bu…
Özledim gözlerine bakıp konuşmayı, benimle dalga geçişini; beni sevişini…

Senin gibi beni kimse sevmedi…
Dönmedin gittiğin yerden geri…

Toplamda 17 kez okunmuş...

Fitne Fücur

3 Yorum Yapılmış

Düşün babam düşün; hey tepelerde aklı bol olan şahıs, bana defolu olanı vermişsin, bu sürekli düşünüp duruyor, sorular yaratıyor, oluruna bırakası gelmiyor, bilim ve felsefeyle kafasını bozmuş. Bunun garantisi varsa, sürüyorsa bir değiştiriversek…
Sonunda bitiş paragrafını da başta yazdım ya, demedim mi benim biraz sarı boyalı binayı dolanmam lazım diye…
Efendim, ister evrilelim, ister ‘ahanda yaratıldım’ diye oluşuverelim, beni orası pek alakadar etmiyor; fakat neden tanrı iyilikleri isterken bizim yanımıza iyiliklerden daha çok canımızı çektiren kötü şeyler koymuştur? Hadi geçtim artık bizle oynadığını falan da, yani bu iyice dalga geçmek oluyor. Tamam, büyüksün, cidden bizim en akıllımızdan binlerce kez daha zekisin, ‘ol’ dedin mi her şeyde oluveriyor, peki neden kendini yüceltmek için bizleri yarattın? Kendine eş kuvvette birini yaratsan ve ona sözünü geçirsen daha mantıklı, daha yüce, daha kudretli olmuyor mu?
Felsefe bölümümüz burada sona eriyor gelecek bölümlere kadar hede hödö…
Bak ne güzel demiş Sezen, hemşerim olur kendileri;

Ölürüm yoluna ölürüm de yine boyun eğmem…
Yakarım dünyayı uğruna ama sana eğilmem…
Öyle sınırsız, öyle derin,
Öyle çok severim ki korkarsın
Kuruyup çöle dönsem de,
Pare pare olsam da yenilmem!

Az derine inen anlatmak istediğimi anladı sanırım, her konuda, inancımdan, aşkıma, hırsıma kadar her şeyi bir kıta açıklayıverdi işte…
Her neyse, sonuçta hayat onunla dalga geçtikçe güzel kuzum, yoksa o seninle öyle bir dalga geçiyor ki, devrin dönüyor cidden…
Bu arada nah yazıyorum buraya, bir gün öyle mutlu olacağım ki, herkes kırım kırım dökülecek kıskançlığından. Fırat dedi dersiniz; ha bu arada “sen demiştin be!” denmesinden hoşlanmaktayım. Sonuçta kim hoşlanmaz ki poposunun yellenmesinden?
Siyaset damarıma da bastılar geçenlerde, nedir kardeşim bu her şeyi uç noktada yaşama isteği, her şeyi bir kalıp içine oturtma, herkesi tek tip yapma arzusu. Anlamadınız hâlâ, M.A.L. (Make Alien Legal) herifler; saygıyı önünüzdekinden anlayan, kafasını iki kitap okuyunca dolu zanneden Tibet Öküzleri. Komünizmmiş, sosyalizmmiş, liberalizmmiş, emperyalizmmiş, faşizmmiş, sağmış, solmuş.. hepsinin ta annesini okşayım. Evrendeki en iyi düşünce akımının kaynağında ’saygı’nın ve ‘objektiflik’in olduğunu anlamayın daha, toplum çıntarları…
Üstte ne dediğimi bile anlamayacaklar eminim ama bu millet onları yine de başlarına geçirecektir, sonra Aziz Nesin ‘bu milletin %60 aptal’ demesinmiş. Ben bu sözün arkasındayım, katılmaktayım, inanmıyorsanız bilim irfan yuvası olması gereken üniversitelere bir bakın, hangisinde bilim irfan varmış, gösterin dişimi çatlatacağım!
Cânım Atatürk, keşke bize tepeden inme haklar vermeseymiş, keşke bizler bu hakları kazanıp alsaymışız; alır mıydık orası da meçhul ama sonuçta onlar devlet babanın değil ‘bizim’ olurdu…
Neyse burada sözümü keseyim yoksa sözde düşünce özgürlüğü olan bu memlekette dayak yemem, hapse atılmam, vatan haini ilan edilmem, hatta öldürülmem işten bile değil…

Sen o alacası içinde fesatla, hangi günü gün edicen?
Ah o kaditin üstüne, bir de atlas yorgan sericen…

Bu kadını birinin durdurması lazım diyordum ama yıl 05′te o kendi kendini durdurdu benim için, saygıyla anıyoruz hâlâ…
Yukarıda birileri bir çeşit yazılar yazmış, sanırım onların hepsi hayal ürünü. Ara sıra motor tıkanıyor işte, açıldı mı da böyle kapkara dumanlar saçıyor etrafa, dizelden benzine geçmenin zamanı geldi de geçiyor bile…
Hayat haberlerini seyrettiniz, 2 gün sonra doğum günümde görüşmek dileğiyle…

-Kestik!
-Yok ağabey yok, bu millete ne anlatsan boş, sinirleniyor insan bir yerden sonra, al şu ekranı önümden, ne imiş efendim küresel ısınma varmış, sanki ben ısıtıyorum etrafı anasını satayım. Koskoca herifler, bir yığın kütüphane var gitsinler bir şeyler okusunlar, yaş gelmiş 20′ye ben ne öğreteyim millete bu yaşta…
-Klavye açık kalmış!?
-Ananı!

Toplamda 17 kez okunmuş...

No More Lie, No More Truth!

3 Yorum Yapılmış
“Kimden korktun da gizlendin,
Çok aradın, çok izlendin,
Göster yüzünü çok nazlandın,
Yüzün mahrem ferde senin…”

Yazıma Âşık Veysel’in şiirinden ufak bir alıntıyla başlamak istedim…
Evet, bir dönem dün gece saat 2.30 suları kapandı, yeni bir devre kesin olarak adım atıldı…
Hayat; zor bir oyundu, belki onu yenemeyecektik fakat bizimde küçük hilelerimiz olacaktı her zaman; umut gibi, hayal etmek gibi…
Kahverengi, keskin gözlerimle sislerle kaplanmış geçmişime baktığımda çok az hata yapmam benim gurur kaynağım olmuş, bunu tekrar anladım. Her şeye elimde geldiğince içtenliğimi yansıtmam sonunda yüzümde ufak bir gurura vesile olmuş, hoş olmuş…
Ve artık geçmiş burada sonlanmış, sözler bitmiş, nokta(.) konmuş…
Beni artık hayallerime ulaştıracak büyük bir gelecek bekliyor. Umutluyum, öyle olmalıyım. Damarlarımda gezinen kanın yaşam vermesini bekleyemem, bir tepki istiyorsam etkiyi önce ben oluşturmalıyım. Kısa vadede tepki değil, etki ben olmalıyım…
İlk günler belki sıkıcı olacak, belki yine oklar beni hedef alacak ama olsun. Bu bünye bunlara eninde sonunda alıştı, alışıyor ve yine alışacak. Kısacası Sezar’ın o ünlü üçlemesini hayatımın üzerine modelleyeceğim: Veni, Vidi, Vici!
Cesaret isteyen, ortaya yürek katılarak yaşanılası sözler, fakat cesaretli olmak hayatın en önemli unsurlarından biri değil miydi? Bizi göğe çıkartan da, yerin dibine batıran da. Tarih boyunca vazgeçmedik, yine vazgeçmeyeceğiz…
Ve en sona kalan çocukluk ruhum. Küt küt atan ufacık meraklı kalbim; belki o da bir gün gerçek sahibini bulur…
Sonuç olarak; ben buyum. İnandığım gibi yaşıyorum ve yaşadığım gibi öleceğim. Hak edene hak ettiği gibi davranacak ve geriye dönüp pişmanlık duymayacağım…
Sonuç olarak mı: No more lie and no more truth. Only nothingness can explain everything my little darling…

Toplamda 10 kez okunmuş...

Bkz. Dostluk

6 Yorum Yapılmış


Hayatımın son günleri pek hareketli; bir yanda yolculuklar bir yanda hayal kırıklıkları öbür tarafta içine düşülmüş amansız yalnızlık buhranı. Bunlar yetmiyormuş gibi birde insanların bitmek tükenmek bilmeyen “yargılama” istekleri… Sorulan sorunun cevabını bekleme süreci ve karanlık gecelerim…
Hayata küsmüşken, her şeyi kabullenmek üzereyken bir el uzandı, saçımı okşayıp beni kolları arasına aldı. Çok mutlu olmuştum, benim mutlu olduğumu gördüğünde o da mutlu oldu…
Çok dertleştik, çok konuştuk onunla. Hayatımızın çizgilerini tekrar çizdik ve günün birinde onları kesiştirmek üzere birbirimize sözler verdik…
Fakat, fakat ortada tek bir sorun vardı: Birbirimizi neden bu kadar geç tanıdık?

Toplamda 4 kez okunmuş...

Merhaba - Hoşçakal

2 Yorum Yapılmış

Sonbaharın ortasında indiğim güneyden bugün ilk defa doğduğum memlekete, kuzeye, gidiyorum. Her kanat çırpışımda vücudum daha çok ısınıyor. Eve o kadar az kaldı ki biraz sonra daimi dostum Henry ve Emilie’den ayrılacağım. Sizi bilmiyorum fakat bana sorarsanız onlar birbirine âşık. Yazın sonunda ufaklıkları görmek için sabırsızlanıyorum…
İşte ilk tanıdık ağaçlar, işte üstünden atladığımız elektrik telleri. İşte gözlerimi dünyaya ilk açtığım, kabuğumu kırdığım yer. Annemi de özlemek isterdim ama beni yuvadan atmak istemesini hâlâ unutamıyorum. Babam kim bilir hangi dişinin yuvasını yapmakla meşgul =)
Çok yoruldum, sırtım kopacak gibi sanırım çok zayıfladım. Biraz dinlenmem şart, iyi bir uyku çekmem lazım. Sabaha kalkıp ilk eşimi bulmam lazım. Umarım beni çok beğenir, mutlu edebilecek miyim acaba onu? Ya beni beğenmez~~ZZzzZZzzz
(Ertesi Sabah)
Yemek yemek! Tek istediğim yumuşak, etli, sulu bir yer solucanı. İşte orada, kaçma buraya gel. Ahh, ııhh işte artık benimsim. Çok güzel bir gün olacağı kesin. Karnım da doydu. Artık çapkınlık turlarına çıkabilirim…
İşte bu olmalı, yo yo bu daha güzel gibi. İşte orada, sevgilim beni bekliyor. Kahverengi tüylerinin üstündeki benekler, kısacık kuyruğu, dolgun göğüsleri, ufacık bacakları ve geniş gagasıyla dünyanın en güzel kuşu bu olmalı. Fakat ne Henry’e ne de Emilie’e benziyor, olsun kime ne? O benim biricik aşkım…
(9 Hafta Sonra)
Hayır, bugün söylemeliyim, ya beni reddederse, söylemelisin artık bak herkesin kendi boyunun yarısı kadar çocukları oldu. Ama ya beni sevmezse, saçmalama seni sevmeyecek de kimi beğenecek…
Bugün ayrı bir gün olacak eminim. Bugün gidip söyleyeceğim. İşte her gün arasında dolaştığı ağaç orada… Bekle beni kahverengi üzümüm bekle…
(1 saat sonra)
—Pardon bakar mısınız?
—Kime diyorsun bana mı?
—Evet, size, fark etmişsinizdir her gün etrafınızda uçuyorum, kuyruğumu sallıyorum…
—Evet, sen o kırlangıçsın, tanımamam mümkün mü, ne istiyorsun çabuk söylersen sevinirim…
—Şey, ıhhh, sanırım ben sizi seviyorum!?
—Fark etmiştim, fakat bizim âşık olmamız imkânsız. Hem benim bir kocam var hem de 5 tane yavrum…
—Biliyorum, biliyorum fakat bunu size söylemek zorundaydım. Lütfen lütfen beni geri çevirmeyin…
—Fakat bir sorun daha var: Sen bir kırlangıçsın, ben ise serçe. Daha fazla konuşmama gerek yok sanırım!?
(Ve serçe iki kere sıçradıktan sonra gözden kayboldu)
-Fakat fakat ben de bir serçeyim, değil miyim?
Yan tarafta olanları seyreden bir güvercin ona olanları anlatır: Ölmek üzere olan annesinin onu serçe yuvasına bıraktığını, o yüzden yuvadan atılmak istenildiğini ve onun bir kırlangıç olduğunu…
Fox, olanlara bir anlam veremeden yeni göç gelip çatar, Henry ile Emilie’yi bir daha hiç göremez. Kanatlarını bir kedinin midesinde ya da havaya çocuklar tarafından atılan bir sapan taşıyla ölmek için çırpar…
Güneş yavaş yavaş batarken, o karşısından gelen rüzgârla göğe yükselir, yükselir, yükselir…

Toplamda 11 kez okunmuş...

|