10 Mayıs 2008
Tosbaa
4 Yorum Yapılmış
Ben nasıl bir gemiymişim ve beni nasıl bir şişe sarmalıyormuş hâlâ anlayamadım…
Hem bedenen hem ruhen çok yoruldum. Uzaktaki, oradaki, yanımdaki derken o kadar çok yıpranmışım ki…
Bazı gerçekler, olamayacaklar acıtıyor kalbimin derinliklerini; bazıları ise o kadar yapmacık ve kolay görünüyor ki gerçekten o duyguyu yakalayamıyorum. Sizden bu yüzden kaçıyorum çünkü ben kimsenin zaaflarını kullanmadım bugüne kadar ve kullanacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz…
Ve evet, erkeklerin de duyguları varmış, onlar da acı çekiyor, sus pus oluveriyorlarmış en ufak kalp kırıntısında ve onlar da delicesine sevebiliyorlarmış, her ne kadar unutuldu sanılsa da…
İnsancıklar, seviyorum sizleri, ölürken dahi bana kazık atıyor olacaksınız lakin olsun, razıyım. Son nefesimi dahi çekerken içime, ders çıkarabilmek yaşadıklarımdan; sanırım beni ben yapan bu…
Özledim gözlerine bakıp konuşmayı, benimle dalga geçişini; beni sevişini…
Senin gibi beni kimse sevmedi…
Dönmedin gittiğin yerden geri…
Etiketler: aşk, dostluk, ve özlem, ve son, ya gerçekler
Toplamda 17 kez okunmuş...
15 Nisan 2008
Tosbaa
6 Yorum Yapılmış
Hayatı formülize edemeyeceğimizin kanıtından sonra kendimi istekliliğimin ruhuna kaptırdım; o, bu ya da şu önemli değildi benim için, o an kim değerli geliyorsa, kim kıymetliyse oydu merkezimdeki kişi…
Bazı insanlara aptalca güven besleyip, sonunda bana kazık atacağını bile bile onlara yardım edip üstüme örümcek ağının ve tozların sinmesini beklemeye dayanamıyorum, artık bu oyunu oynamıyorum. İnanın söylenecek o kadar çok sözüm vardı ki perdenin yanlış anda yanlış yerde kapanması bana, bunu yaptırtmaya yöneltti. Özellikle bir şeyler duymak isteyen seyircinin konuşması gibi cesaret isterken en korkağı oynayan sizlere bu yakışıyor, emin olun…
Var mıyız yok muyuz bilemiyorum, egoist bir yaratıcının bizleri yarattığına da inanmıyorum. Aşk mı; onun bunun oyuncağı olduğundan beri ondan da soğudum…
Sahi aşk neydi de ben sırtımı döndüm ona, bir çift gözün maviliğinde yüzmekten neden korktum? Annecim, sen bilmiyorsun ama ben açık denizden her zaman korktum…
Sanırım geleceğinizi planlıyorsanız bu önemli olabiliyor, fakat bunu da yapmayacağım artık, sınavlarım biter bitmez atacağım kendimi siyah, dalgalı saç tellerine, kokusunu çekeceğim içime ve ne olacağını düşünmeden yaşayacağım…
Bir zaman demiştim ‘bu insanlara iğne değil çuvaldız batıracaksın, kazık batıracaksın, yetmeyecek zikke batıracaksın’ diye, en iyisi buymuş, inandım. Çünkü biz insan yaratıklarını yola getirmek için kulağımızdan çekilmeye ihtiyacımız varmış; çektim, kırdım, bozdum sonra değerli oldum, bunu da öğrendim…
Neyse, bu kadar konuştuktan sonra bir şeylerin azıcık bile değişmediğini görmek dudaklarımı kurutup çatlatıyor derinine kadar, kanı akıyor, susuyor…
Gözlerin silinir gibi…
Düşlerin zehir gibi…
Kanında dolaşırken gerçeğe çarparsa düşer mi?
Etiketler: anılar, aşk, kalp, karışık, konuş benimle, korku, ve diğerleri, ve hepimiz, ve özlem, yine aşk, zaman
Toplamda 9 kez okunmuş...
7 Şubat 2008
Tosbaa
5 Yorum Yapılmış
Bu yazıma bir türlü giriş uyduramıyorum, zaten uydurduklarımı da edebi eser sanıyorsunuz fakat ben uydurgaçlı öttürgeçli çizergeçim haberiniz yok…
Genç nesle sesleniyorum buradan, sadece ve sadece saman gibi yaşıyorsunuz, evet evet böyle çöp gibi, sapsarı. Siz bilir misiniz Parliament Sinema Kulübü’nü, hele bir de bir şarkı çalardı sonunda, merak ettim buldum hz. youtube (s.a.s.)’dan, adı da All My Life imiş, nostalji yaşattı bana akşam akşam, iyi de oldu, bana geçmiş zaman olur ki dedirtti…
O zamanlar televizyona bastığımızda 4350 tane kanal yoktu, üç belki bilemedin dört kanal vardı. Parliament Gece Kulübü çıkardı saat 23′de, hiç reklam falan da girmezdi araya, terminatörleri, robocopları hep oradan izledik biz hey yavrum hey. Sonra o biterdi Show’a geçerdik, tabi ben uyuyan çocuk taklidini çok güzel becerirdim bugün olduğu gibi ve ailecek, hatta bazen dayımlar, halamlar falan oturur bir güzel kırmızı noktalı Tutti Frutti’yi seyrederdik…
Benim hiç comodore 64′üm olmadı, ama günün birinde onun yerine atari aldık, kara ve kare bir şey, ucuna kontrol aleti takıp oynardık, hala teknolojisini çözemediğim silahı vardı bir de, kuş avlardık onunla, kaset takardık, oyunlardan canımız sıkıldı mı 5 milyon verip yeni kasetler alırdık, kaset dediğime bakmayın dediğim şey bugünkü ramleri anımsatıyor bana…
Eee zaman geçtikçe o da yetmedi, ilk bilgisayarla tanıştım 3. sınıfta, yapabildiğim tek şey bomberman oynamak da olsa güzeldi. Israrlarım sonucunda eve de aldırttım bir tane, celeron 433 işlemcili, 4 mb ekran kartı, 4 gb harddisk ile dönemin en iyi bilgisayarından biriydi. İnternette çevirmeli bağlantılaydı, böyle garip sesler işitirdik bağlanırken, ‘adamlar neler yapmış yav’ der, para fazla yazmasın diye işimizi 5-10 dakikada hallederdik. Mp3 bulmak için kazaa’ya başvururduk, msn değil mirc ve evirilmişi canavar kullanırdık o zamanlar. Mail adresine sahip olmanız çok büyük bir olaydı, hele internet siteniz varsa sormayın gitsin. Hı bu arada eski monitörümü hâlâ kullanmaktayım, taş gibi çıktı gerçekten…
Bu noktada kara tavuktan bahsetmeden edemeyeceğim, canım benim neler çekti o tavuk benden. Çok yaşlıydı, kesmiyorlardı, gurka yatıp yumurtada yapmıyordu. O benim oyuncağımdı, hem de canlı bir oyuncak. Onu yakalamak için bütün gün peşinden koşardım ben, taşlardım, kanadını koparır ucuna zeytin sokar yukardan atardım bir güzel, dönüşünü seyrederdim. Bazen canavar yapardım onu oyunlarıma, bazen kurban…
O da göçtü bu dünyadan, fakat nasıl öldüğünü hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey, rüzgarlı bir günde bahçemizde bulunan koca kavak ağacının yere yıkıldığı gün, onu bir daha göremeyişimdi. Ruhu şad olsun, özledim onu cidden…
Bir de kerpiçten depomuz vardı, içinde bin bir türlü alet edevat, hepsi de hiç tanımadığım dedemin eski dükkânından kalmaydı. Neler yoktu ki, İngiliz anahtarları, tornavidalar, kerpetenler, dişliler, lambalar, bir de dokunmaya kıyamadığım duvara yapıştırılmış 500 lira…
Sırf onlarla oynamak için, kilitli kapının hemen alt köşesindeki ufacık bir delikten geçer, üstümü bir güzel yağ yapar, annemin beni dövmesine razı olurdum…
Neyse efendim, geçmiş güzeldi sanki be, her ne kadar bazı şeylerden korksak da o zaman, bugünkü gibi hiç bir şey yapmamaktansa, dayak yiyeceğimizi bile bile yapardık her şeyimizi, ot değil, canlıydık o zamanlar…
Ben boşuna özlemiyorum geçmişimi hey yavrum hey…
Etiketler: çocukluğum, geçmiş, gelecek, ot, özledim, saman, ve özlem, ve son
Toplamda 11 kez okunmuş...
16 Ocak 2008
Tosbaa
2 Yorum Yapılmış
Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde Seville’de bir berber varmış. Fakat bu bizim bildiğimiz berberlerden değilmiş. Öyle herkesin saçını sakalını kesmezmiş. Sadece kendi saç ve sakalını kesmeyenleri tıraş edermiş. Peki soralım sizlere bu berber kendi saçını da kesebilir mi?
Tarihin ünlü paradokslarından biridir bu, tıpkı Akhilleus’un sadece 10 metrelik ufak bir mesafeyi, sırf yolunu yarıladığında hızını da yarıladığı için bitirememesi gibi. Neyse efendim bugünkü konumuz bu değil…
Bir kaç gün önce finalin verdiği acıyla internette dolaşırken Warner Bros’un şekline kafayı taktım, çok tanıdık geliyordu, kesin binlerce kez bunu görmüştüm fakat daha derin bir anlamı vardı benim için. Psikologlar yapar ya hani kendi içimde çocukluğuma indim ve tepemdeki şarter o zaman yerinden fırladı…
Buggs Bunny, Dufy Duck, Sylvester, Twitty, Road Runner, Coyote (kısaca idioticus), Yosemite Sam, Pépe ve yegane avcımız Elmer Fudd. Evet, sizlerde hatırladınız değil mi, küçüklüğümüzün vazgeçilmezleri, ölümsüz kahramanlarımız…
İlk renkli televizyonların yayılma çağıydı, yeni bücürler bilmezler, yeni yeni İlk renkli televizyonların yayılma çağıydı, yeni bücürler bilmezler, yeni yeni Transformers’ın sonuna gelinmişti, hatta ben pek de sevmezdim, arabalar hiç de konuşacak cinsten değildi çünkü. Neyse, sonra kocaman renkli renkli halkaların bulunduğu, üstünde kocaman WB yazan ekran görüntüsünün önünde havuç yiyen bir tavşan belirdi ve başladı koca bir öykü…
Her bölümü en az yüz kez seyretmişliğim vardır, hele ki benim favorilerim olan Coyote ve Road Runner bölümleri ya da çizerlerle dalga geçilen bölümler. Hepsi birer klasik halini alalı çok yıl oldu, fakat bugün bile seyrettiğimde kahkahalarımı esirgeyemiyorum…
Özellikle ACME serisi silahların, eşyaların mühendisliğini nerede görebilirsiniz, akıl sır ermeyen, hiç biri bir işe yaramayan, hatta hiç çalışmayan şeylerdi onlar, hele ki bir ayrıştırıcı silah vardı ki birleştiricisinin olmaması olanaksızdı…
Her biri gerek grafiksel, gerek müzikal anlamda birer başyapıt olan bu eserlerin en güzel özelliği ise biz bücürlere iletilmek istenen mesajların gizliden gizliye verilmesiydi. Öyle Susam Sokağı’ndaki aptal ağabeyler ablalar gibi ‘arkadaşlar yalan kötü bir şeydir, değil mi Ali? Hadi bunun hakkında şarkı söyleyelim; yalan kötüdür, yalan kakadır, yalan boktur…’ benzeri olaylara hiç girmeden her şeyi bir tamam anlatırlardı…
Yeni yetmelerin seyrettiği ‘anima’lar ya da bir kaçı hariç hiç ilgimi çekmeyen Japon çizgi dizileri bana göre zaman kaybından başka bir şey değil. Karşıysanız söyleyin, ben de size gidip Bugs Bunny’nin 1946 yapımı “Rhapsody Rabbit” filmini dikkatle seyretmesini öneririm. Acaba hangi ‘made in japan’ çizgisinde piyanonun tuşlarına bu kadar dikkat ediliyordur…
Çocukluğum bir kasabada geçmesine rağmen çok güzel, çok neşeliydi. En azından bir şehirliye göre istediğim şekli verebileceğim, kırılmayan, kaybetsem de tekrar tekrar bulduğum, hem de bedava olan bir değere, “toprağa” ve bolca “hayal gücüne” sahiptim. Yoksa kim sabah dağılacağını bile bile çamurdan arabalar yapar ki?
Özlüyorum seni saf, tertemiz, insan hayatı dokunmamış çocukluk ruhum…
Sonuçta That’s all Folks!
Etiketler: çizgi dizi, çocukluğum, paradoks, unutulmazlar, ve özlem
Toplamda 11 kez okunmuş...