Bu saçmalamama bir giriş uydurmak istemiyorum…
Hayattaki seçimlerimiz bazen o kadar önemli oluyor ki buna hayatın kendi bile inanamıyor…
Küçük bir örnek; bir manav var ve bu manav kavun satıyor. Herkes o kadar övmüş ki bu kavunları gidip bakmadan edemiyorsunuz. Yanınızdaki bir kaç dostunuzun da önerileriyle bir kavun kestiriyorsunuz gözünüze. Elinize alıyorsunuz, ağırlığı iyi; kokluyorsunuz, hoşunuza gidiyor; görünüşüne bakıyorsunuz, harika; son olarak olgunlaşmış diye bakıp onu satın alıyorsunuz. Evinize gelirken ona bir şey olmasın diye sarıp sarmalıyorsunuz, çamur olmasın diye yere koymuyorsunuz kısacası gözünüzün içi gibi bakıyorsunuz…
Eve geliyorsunuz, bir güzel yıkayıp kuruluyorsunuz onu. Her yanı ince bir kavun kokusu kaplıyor, çekiyorsunuz iliklerinize kadar…
Ve beklenen an geliyor sonunda, bıçağı elinize alıyorsunuz, zarar gelmesin diye ince eleyip sık dokuyarak uygun bir zamanda bıçağı saplıyorsunuz. Etrafında dolaştırdıktan sonra ikiye ayırıyorsunuz onu ve şoke oluyorsunuz. Kavun, kavun çıkmıyor, hatta o bir kavun bile değil, bir kabak. Daha içi tatlılaşmamış, güneşte yeteri kadar pişmemiş ve onu büyük bir hayal kırıklığıyla çöpe atıyorsunuz…
Evin diğer odalarında hala onun kokusu dururken aklınıza bir soru takılıyor; acaba yenecek bir yeri var mıydı yoksa biraz daha bekleseydim olgunlaşır mıydı, belki de çürürdü…
‘Ne bu şimdi bize karpuz, kavun tarifi mi veriyorsun?’ diyeceksiniz; hayır vermiyorum, sadece hayatımın ne kadar çok ‘manavdan kavun seçmeye’ benzediğini vurgulamaya çalışıyorum…
Fate, in health and virtue is against me…
So at this hour without delay pluck the vibrating strings;
Since fate strikes down the strong man, everyone weep with me!