4 uzun gün ve 4 uzun gece; insanları biraz daha anlamam için geçen süre. Bir aşkın, bir kızın bıçak sırtındaki dansını seyretmek, ağlayışına tanıklık etmek, ona sarılmak, güveni hissetmek, son dokunuşlar ve küçük bir öpücük…
Yaratıklar, hayvanlar, insanlar, arkadaşlar, dostlar, sevgili; değerliler, tekler, vazgeçilmezler…
Ve bir saklambaç ebesinin aklından geçenler, rüzgârın savurduğu ufak kum tanelerinin korkusuzca denize atlayışları…

Yıldızların altında gündüz çöl sıcağı, akşam kutup soğuğu; insanlar ve yıldızlar. Bir evsizin günlüğünü oluşturan yegâne yığınlar bunlar olsa gerek. Çöpten alınmış yarı küflü, kuru bir ekmeğin içine, güneşten erimiş domatesi koyup yemek olsa gerek karnını doyurmak. Ve herkesin rahat yataklarında uyumasına karşın, onun karton kutulardan yaptığı evde gülümseyebilmesi olsa gerek huzur…
Tozdan katılaşmış, yağlı saçlarıyla aşık olabilmek umutsuzca. Bir gün onun dudağınla, kendi patlak dudaklarını birleştirme hayalleri onu ayakta, hayatta tutan. Yalnızlıktan dertlerini çöp tenekelerine, boş konservelere, kedilere anlatan yalnız bir adam, yalnız bir kız, sakalları kararmış aksakallı amca…
Sevdiğin kişinin senden kaçması, bir başkasını düşlemesi, sevmesi ölüm…
Ve ölüm, hayatın ta kendisi…