Söz doğru, tuvalette aklıma geldi çünkü. O basınç ve nabızla beyin daha hızlı çalışıyor sanırım.
Neyse, geçende bir kız arkadaşım ile görüştük,toplamda 3 nanosaniye; selam verdim uzaktan, derken yanına gittim. Usulca yaklaştı yanıma, eğildi kulağıma, dedim şimdi ‘seni seviyorum diyecek’ o derece nefesini kulak kıvrımlarımda hissettiğim anda ‘fazla beraber gözükmeyelim, dedikodu çıkıyor’ demez mi! Sanki ben, 5 senedir, memleketimde doğru düzgün sokağa çıkıyorum ya, tövbe tövbe dedim çektim gittim eve. Derken telefona mesaj gelmiş, ‘ölüyorum, bitiyorum ne olur buluşalım’, iyi buluşalım da bu acele ne! Merak ettim, karşı tarafın istediği saatte, istenilen yerde oldum. Hatun zat geldi, baktı, 2 nanosaniye sonra görüşürüz dedi. Dedim ne oluyor yahu, gelen cevap komikti, evden bekliyorlar beni. Çekti gitti, sonrasında gelen mesaj ise daha bi komikti ‘sen beni sevmiyorsun’. Yok artık dedim, cidden sinirim bozuldu!

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Işık

11 Yorum Var

Dikenli TelBu günlerde başıma hem iyi hem de kötü bazı şeyler gelecek hissediyorum…
Bütün hafta hastanedir, o arkadaştır, bu bahçedir, şu derstir uğraşmaktayım. Bedene tatil olsa da zihne hiç bir zaman tatil yok sanırım, çünkü çalışıp bizi yönlendirmek zorunda her daim, köle gibi kullanmalı vücudu ve emretmeli biz garip insancıklara…
Mucizelere tanıklık etti bu gözler bu hafta, o mucizelerin iyi değerlendirilmediğinde nasıl karanlıklara dönüşebileceğini gördü. Üzüldü, ‘ha s.ktir!’ dedi; fakat nafileydi, olan olmuştu…
Bir kızın ufacık kalbinde gördü tüm okyanusları ve tatlarına baktı göz pınarlarından. Hoşlanmadı, tükürdü bir kenara ve sarıldı ona, sanki kayıp gidecekmişçesine.

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Hayatımı ben mi yönetiyorum yoksa başkaları mı, kim bu zincirleri bana takan, söyleyin hadi!
İyi şeylerin iyi olmaktan çıkıp laçkalaşacağını elbet biliyordum, fakat neden bu kadar basit, neden bu kadar hızlı olmak zorunda ki…
O kadar saf bir duyguydu işte ona karşı beslediğim; gözlerine tekrar baktığımda içimi titretişin, sahte gülüşlerin yerini sıcak karşılamalara bırakışın, dokunulmamanın verdiği acıyı yok edişin…
Tam kalbini avuçlarımda hissetmişken ne gerek vardı bazı şeyleri her ne kadar istemediğini bilsem de gözümün, aklımın en derinine batırışın…
Her şey bitti belki ama yine de acıttı, sızlattı, bomboş sokaklarda yürüttü beni. Sanırım son nefesi böyle çıkıyordu bazı duyguların ve çıktı, bitti…
Her neyse, hayat durana tekmeyi vurmakta, düşeni ezmekte hiç gecikmiyor, bunu tekrar ve tekrar yaşayarak öğrendim ve inan yine, yeniden öğreneceğim…
Çünkü bu benim…

Why go, when you could stay awhile…
When you could stay with me…
Tonight…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Duygularımı sözcüklerle ifade edemem şu an. Karşıma geçseniz tutulur kalırım, dokunsanız ağlarım, kötüyüm, ama bunun nedeni kendimim…
Midemde bir baskı var, ellerim titriyor şu an, hayatımda bu kadar hayıflanmadım daha önce. Bugün buradaydı, yanı başımda; yarın orada, ne oluyor bana, alo kendine gel!
Hayatın yeni oyunları mı bunlar? Bazen düşünüyorum kendi kendime, bazı kişilerle neden 2-3 yıl öncesinde tanışmamışım, neden zamanı geldiğinde hep o kişilerle ayrı düşmüşüz ya da yürütememişiz? ‘Hayırlısı neyse o olur’ diyeceksiniz değil mi, ama bu dört kelimelik cümle, güzel olaylar gerçekleştiğinde, geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarını unutturmamızı sağlayan bir aldatmaca değil miydi?
Kafamı toparlamam lazım, silkinmem, kendime gelmem lazım. Yardım edecek kimsem yokken bu hafif yük çok ağırlaşabiliyor, yaşayan bilir hesabı ne desem boş aslında…
Fotoğrafları yırttım, geçmiş defterleri yırtıp attım, hediyelerini yaktım; yardımcı olmayacağını bilsem de yaptım bunları. Ah bir de beynimden kazıtabilsem tüm olanları…
Neyse hayat onların yanından hızla geçerken, benim yanımda neredeyse durmuş vaziyette…
Bilemiyorum ama bir şeyler olmazı lazım artık, dayanamıyorum…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Bir duvar yazısının aşağı doğru süzülen boyasındayım sanki, haykırışların yetmediği yerde akıtılan gözyaşları gibi, sessiz, ürkek, yapışkan ama yapışmak istemeyen…
Sınavlarım var bu hafta. Evet, en sonunda gerçek sınavlarla karşı karşıyayım. Çalışmam gerekiyor eminim ve beni gelecek 2 hafta rahatsız edenin kulaklarını koparıp, boğazına tıkacağım. Çünkü ben mükemmel bir ölüm makinesiyim…
Gaddarlık da işledi en sonunda kanıma ve gurur ile şaklabanlığı karıştırır oldum. Birinin selamını almamak mıdır gurur dediğin ya da eskiden sevdiğin birinin yeni sevgilisiyle öpüşürken beni görüp onu itmesi mi? Tanrı herkesin sırtına kaldırabileceği kadar yük koyarmış dediler, doğruydular. Fakat büyümek için karşımıza küçük insanları çıkarmasını hâlâ anlamış değilim…
Aşk da bitti sonunda, yalnızım artık; saf, duru, katıksız ve kesinlikle domuz eti içermeyen. Gençlere öğütler veriyor, bir banka oturup ‘şunlar olur, bunlar olmaz’ diyorum. Bazen karşıda öpüşenlere arka fon oluyor, el ele gezenlere hayranlıkla bakıyorum. Birini istemiyorum fakat özlem duymadan da yapamıyorum, çünkü yeterli yer ve zamanda beni bulduğunda onu görmemezlikten gelmek istemiyorum…
‘Hikayen kalmadı mı anlatacak, sus otur’ dedi ‘yerine’…
Bırakacaktım, toplumdan sıyrılacaktım, bir oyun kuracaktım kendimce ve kimseyi dahil etmeden kazanan hep ben olacaktım. Mutluluk oyunum olacaktı bu ve geçmişim ‘dün’ ile sınırlı kalacaktı. Yarının ne getireceğini bilecek, kendimi güvenceye alınca kabuğumdan dışarı çıkacaktım…
-Hadi dansa kalkalım bayan hey Ray benim şarkımı lütfen ;)
-One two, one two three four!

Hit the road Jack…
And don’t you come back!
No more, no more, no more, no more!
Hit the road Jack…
And don’t you come back no more (What you said!)

-Bak ne güzel çalıyorlar, batari de kıvamında, bayan beni kırma lütfen…
-Peki, anladım…
Ee kader kısmet, birileri yağmur altında romantizmin doruklarına ulaşmak için yavaş yavaş yürürken ben onları görmemek için hızlı hızlı kaçarmışım. Kıskanmam, ulaşamadığım kadına mundar dermişim…
Sınavlarım var demiştim, hem de zorlu sınavlar, formülleri açık, cevapları kapalı, kopya çeken cezalı. Başımda bir müdür, başında bir külah. Her külah kuşanan gibi o da hükmen hükümdar, kafadan kontak mülayim. Bilemediklerini sayamayan küçük kurtarıcı…
Yine balatam sıyırmaya başladı, dilimin tonundan bellidir. Bir istasyon arıyorum, yağımı değiştirip geleceğim…
Ve hikayenin sonu, monotonlaşmış bombok bir hayat, her gün yenen 3 öğün, zayıflayan bir beden ve geriye kalan üç nokta…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Aklıma cins cins sorular takılmakta bu yağmurlu günlerde…
Bir düşünün koca dünya insanları yarın sadece sizi arayan ‘o kişi’ haricinde yok oluyor ve siz odanızdan çıktığınızda hayalet şehirleri aratmayan bir manzaraya pencerenizden bakıyorsunuz. Hani Hollywood fikridir ya, kesin bir virüs salgını ya da ortalıkta kol gezen zombiler vardır. O kadar da uçmuyorum tamam, ama bir hayal edin, acaba sizi arayan diğer kişi ne yapıyordur? Ya birbirinizi hiç beklemediğiniz bir anda bulursanız, işte o zaman ne olur? Yeni dünyanın adem ve havvaları olmaya karar verip hemen çocuk üretme işlemine mi girersiniz yoksa birbirinize, birazda zorunluluktan olsa gerek, sonsuza kadar bağlanıp, insanoğlunun bu son fertlerinin, yani kendinizin, yok olmasına göz mü yumardınız?
Kusura bakmayın ama benim cevabım ikincisi olurdu. İnsansız bir dünya da anlamlandırılmamış bir tanrı, kendileri yok olduğu halde onların önüne sürülmüş milyonlarca nimet. İşte buna içilir, gel kardeşim Sezar…

Four to the floor I was sure, she would be my girl…
We’d rent a little world, and have a little girl…

Adet haline geldi şarkı sözü koymasaydım içimde kalır, daha kötüsü patlayabilirdi. Siz zaten kendi içinizde analiz edersiniz anlamını, fakat benim için anlamını hiç bir zaman bilemeyeceksiniz, gerçi bilseniz de pek umurunuzda olmayacak da…
Evet, biraz dalaklarıma, şimdi böbreklerime, azıcık kalbime.. tamam hepsi senin, sokabildiğine sok bıçağı derinlere. Canım kalmadı ki alasın, sadece bir boşluk, tepesinde sarı lambası olan kocaman siyah bir oda…
Take them, damn it! Take all, take and go if you have power my little devil…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Hayatım dizi gibi oldu zaten, bak işte season 7 başlayacak birazdan, peki ne olmuştu geçen bölümde, hadi tekrar hatırlayalım; sen hatırlama ben hatırlarım tamam, üşengeç!
Geçen bölümde aşk, ihtiraz ve yalnızlık üçgeninde sürüklenip gitti bu beden, arasından seçim yapmaya çalıştı ve sonunda yanıtını buldu, hepsi az sonra…
Önce inanmakla başlarmış her şey derler ya ben de öyle yaptım, önce hayatımın kadınını bulacağıma inandırdım kendimi, daha sonra mı, gerisi olur gider dedim içimden. Bu arada geçmişimdeki bazı çatlakları sıvamalıydım, daha sonra araya bir şeyler sızmasın diye, sıvadım, kapadım. Artık geçmişin köhne dünyasına ışık girmiyor, orayı görmüyordum. Daha sonra inancım beni yönlendirdi: şu mu yok yok onun burnu yamuk; diğeri olmasın yok, onun da boyu kısa, hah işte talih kuşu sana kondu. Keşke bu kadar kolay olsaymış, olmadı. Kalp bu, öyle herkese emanet edilmezmiş, öğrendim, keşke hiç öğrenmeseydim…
Denedim, mutlu olmaya çalıştım, gözlerine baktım, o da bana aynı şekilde baksın istedim, olmadı, bakmadı ya da baktı da ben görmedim. Öyle olmuyormuş o, denizin üstüne vuran ışıkları, rüzgarın savurduğu saçların arasından bakmak benim için bulunmaz bir nimet, bir duygu seliyken onun için benim saçmalamammış. Derken ışıklar sönmüş, deniz durmuş, duygular ölmüş, karşımdaki şeytanmış…
Bırakmış dönmüşüm kabuğuma, bakmışım duvarlarına, rutubetten olsa gerek tüm boyaları kabarmış, dökülmüş birer birer yere. Her dökülen boya silindi sanılan diğer boyaları meydana çıkarmış. İşte o an takılmışım bir ana, tırnaklarımla tüm boyayı kazımışım ellerimin kanamasına aldırmadan. İkisinin de renginin aynı olmasından olsa gerek, kıpkırmızı olmuş her yan. Kandırıyormuşum kendimi, bir kalbin içindeyim sanıyormuşum ve ortalığa deli saçması gülücüklerimi gönderiyormuşum. Taş plakları teker teker döndürüp, içinden çıkan notalar oluyormuşum, bazen fısıldıyormuşum korkuyla, bazen de çığlık atıyormuşum…

Camdan akıyoruz ülkeyle ben bir de çocukluğumuz,
Demir köprüden hızla geçip gidiyor tren…

Delirmeye ramak kala gelmiş bulmuş yine yalnızlığım, canım dostum, biricik arkadaşım. Ondan başkası kurtarmıyormuş beni, siz bilmeseniz de. O güç veriyormuş, o olgunlaştırıyormuş beni. Bana ‘ben’ olduğum için saygı duyuyor, yalandan sırıtmıyormuş hiç bir zaman…
Yeni sezonda yine acılar, yine gözyaşları bekliyor olacak beni, eminim. Fakat tuz hapsindeki sular her zamanki gibi daha anlamlı yaracak hava dolu zarı, daha anlamlı parlayacak her biri. Her zaman korktuğum denizin dibine oturacak, benden üstüne düşen ışıkları almadığı için teşekkür edeceğim ona. Belki günlerden bir gün rüzgârın havalandırdığı saçların arasından bakacağım anı düşleyeceğim yanında, sarmaş dolaş yalnızlığımla…
Yeniden, hayata, hadi kalk bakalım…
Bir hissen de şarkımda tütsen de
Bir yolsan da hasrete çıksan da
Aklım hep sende, sende hep sende…

Ne güzel demiş şair…
Oradasın diye ümit besliyorum, gelip bir gün beni kurtaracaksın biliyorum. Beni bulacağın yeri biliyorsun değil mi? Hani ıslak, yaş bir yerde yatan ıssız bir karanlık var ya tam onun merkezindeyim…
Bekliyorum, ne olursun gel artık…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Nerde…

4 Yorum Var
Al işte dımdızlak kaldım ortada. Hayat kıs kıs gülüyordur şimdi ‘yalnızsın oğlum yalnızsın’ diye. Hay ben onun diyeceğim ama kendisini ben oluşturmaktayım. Bu ne yaman çelişkidir, istemediğim şeyi ben yaratıyorum. Acaba bu dünyada bundan daha garip ve üzücü bir şey var mı?
’29 Ekim’di bugün, millet elinde al beyaz bayraklarıyla köyü turladı karış karış. Öyle kurtarılıyordu çünkü vatan, yürü babam yürü, bağır amcaoğlu bağır. İcraat, o neydi ki… Çıksın bir kaç provokatör, alsın eline mikrofonu götürsün milleti çekebildiği yere, ee vatan gidiyordu hani; çok güzel bir söz duydum dün gece ‘vatan uğruna siyaset yapılmaz’ diyordu orada. Hani popolarına kızılcık şerbeti döktüğüm insanlar, çıksanıza, seçtiğiniz heriflerden icraat istesenize. Sonra halkın %80-90′nı salak, aptal deyince de bir bir çemkiriyorsunuz. Halkım inanıyorum ki dünyadaki en asil ırklardan biri(ydi), ama illa yumurta yara yara çıkmaya başlayınca mı aklımız popomuzdan tepemize geçecek, köpeğin köşeye sıkıştırdığı kedi misali.
ISO 9001 eğitimim de bitti dün, ne olduğunu anlamadım ama ‘lazımmış’ dediler ben de her zamanki gibi atladım. Giden 20 YTL’ye acıyacaktım ama orada öğrendiğim bir söz bunu dememi engelledi; insana insan gibi davranmak. İşte bu anda oklar hemen bana çevriliyor; kime ne kadar iyilik gösterdim ve bu iyiliklerim her ne kadar karşılıksız da olsa ne kadar kötülük gördüm. İstatiksel rakamlar kötü şeyler gösteriyor vesselam, fakat en yakın zamanda rakamların iyi yönde ilerlemesini ümit ediyorum. Amen!
Yok kardeşim yok, dünya meseleleri, vatan meseleleri, duygusal hesaplaşmalar, felsefik düşünceler… Ben hangi birine yetişeceğim söyle bana ey ulu bilmem ne…
Yalnızlıkla cebelleşiyorum, ders çalışmak istemiyorum, kıskançlık da başladı; yetemiyorum artık zorlama beni bu kadar…
Neyse sonunda hayatımın en manalı mektubunu da yazmış bulunmaktayım, zaten ilk mektubum da çaktırmayın işte. Bakalım o neye dönüşecek, neye evrilecek? Bilmem, ejderha olmasından korkuyorum…
İşte bu kadar, koca bir hafta bunları yaşamış bu beden, ne mi yaşamış, belli olmuyor mu, koca bir hiç…
  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Ben hiç giymedim, nasıl bir tadı olduğunu da bilmiyorum. Fakat günün birinde birileri giymiş ve tecrübe edinmiş ki gerçekten güzel görünüşünün altında ne şeytanlıklar dönüyormuş. Öğrendik, teşekkür ederiz…
Lakin öyle olmuyormuş bazı şeyler. Mesela yaşam varmış, ölüm varmış ve bizler o ikisi arasında gelip gidenlermişiz. Ne yaşadığımızın, nasıl bir insan olduğumuzun pek önemi olmazmış, belki de bizi kandırırlarmış. Of, sıkıldım bu köhnelikten…
Bir ışık gördüm diyordum ya, o ışığın bana yandığını kim söyledi ki? Al işte yine kendi kendime gelin güvey oldum, olsun, onsuz da yaşanmıyor ki, nasıl yaşansın ki?
Cevapsız sorular sorup durmayayım kendime, sonra etraf kararıyor benim için…
Aslında sen de haklısın be, hani onca aydan sonra bir cafeye gidip karşına almıştın onu, yüzündeki parıltıyı görmüştün, ‘hani belki bir ihtimal’ diye geçirmiştin ya aklından ya da hiç durmayan şeytanların dürttüğünden, bir de yalnızdın, tutunacak bir el arıyordun ya, sanırım onu, o ellere sahip kişi sandın. Yanıldın, üzgünüm…
Ha geçen iyiliğini hak etmeyen gelip geçen o kızı gördüm Küçükpark’ta yürürken, karşısına almış bir erkeği laflıyorlardı gayet samimi bir şekilde. Hani sen şapkanın karanlığında insan popülasyonunu hızla yararken göz ucunla bakmıştın ya oraya, işte o zaman anladın bir orospuyla bir kızın arasındaki farkı…
Ne demiştik en son, değer değil mi? Hak ettiğin kadar hak ettir; bu da yanlış ya neyse…
Bir de küf tutmuş zincirleri var toplumun. Hani kırmak istediğimiz fakat her adımımızda o zincire bir halka daha eklediğimiz. Ee hani sizin değer yargılarınız? Çok konuştum ben, susmam gerek…
Uyku mu, tamam geliyorum…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Ben istemez miyim mutlu olmayı; her gün isteyerek, içimden gelerek gülmeyi…
Her insan gibi umut ediyorum bunları ve sadece bir ışık bekliyorum etrafımı saracak. Uzaklardan alelade gözüken ufak kıvılcımlara doğru koşmalı mıyım bilemiyorum bazen. Ne zaman adımımı atsam düşecek miyim diyorum kendi kendime. Peki, o riskleri almadan onların beni sarabilecek alev olup olmadığını nereden bileceğim? Cevapsızım, keşke hayat belirli şıklardan oluşsa ve bizde ne şiş yansın ne kebap hesabı sorunlardan sıyrılıversek…
Sadece belli belirsiz bir sokakta, yağmurdan her yanı ıslanmış bir akordeoncunun parmaklarından çıkan tınılarda yağan tanelere aldırmadan özgürce dans etmek istediğim. Duygularımızın uyumluluğunu ortaya sermek, en kıvrak yerinde hızlıca kaçmak, en yavaş yerinde oturup ağlamak; belki de en ihtiyacımız olan yerde birbirimize el uzatmak, üstümüzü silkip yolumuza devam etmek…
İlerde bir ışık görüyorum, karaltılı, puslu. Fakat hissedebiliyorum onu, tenimin her hücresine dokunuyor, sanki okşuyor beni baştan aşağı…
Korkularımı kenara bırakıp, başım dik vaziyette, ne istediğimi bilerek oraya ulaşmaya çabalayacağım…
Umarım gittiğim yer dipsiz kuyu değil, koşa koşa bitiremeyeceğim büyük bir köprü olur…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live
Wordpress'in Gücü Adına Web Design by SRS Solutions ©2010 FxDev | ße Different Everytime! Design by SRS Solutions