Farklı olmanın hayatta bu kadar ‘istenilmez’ bir özellik olduğunu bilmiyordum, öğrendim…
İnsanlar bazen tanrının ne kadar bizleri düşündüğünden, o olmasaydı ne yapacağımızdan bahsedip duruyorlar. Ey siz insanlar, tanrınız sizi o kadar önemsese ‘yaratıldığınız’ yer bir kadın ya da erkeğin boşaltım organları mı yoksa beyni mi olurdu, bir düşünün. Düşünün dediysem sen değil, seni leylekler getirdi çünkü…
Unutma, hepimiz ‘doğal seçilim’in çocuklarıyız. Dünyayı tıka basa doldurmaya çalışıyoruz, iki seçeneğimiz var, ya çevremizdekileri ya da kaynaklar tükenmeye başladığında kendimizi yok edeceğiz. Sizce bunun hangi kısmındayız?
Ayrıca ‘nedir bu ilginç geldi’ diye sorarsan sana, ‘Darwin oku!’ desem çok mu olur; bence olmaz, zamanında bazıları da bana ‘dua’ denen yazıtları zorla ezberletmeye çalışıyorlardı. Evet evet, ben de onlardanım, sizden değil…
Unutmadan geçmek istemem, üç gün önce 10 Temmuz’da Nikola Tesla dünyaya geldi, kutlu olsun. Tesla, unutulmuş deha, o da herkes gibi olsaydı, şu an Edison’dan düzenbaz olarak değil de dünyaya yön veren biri olarak bahsederdik.

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Dünya değişiyor, insanlar da ona inat yerinde durmuyor tabi ki…
Ben de değiştim, insanlara inat onların değiştiği yöne değil, yok olma tehlikesi altında bulunan bölüme doğru kaydım…
Zorluklarını az ya da çok yaşamadım değil. Koskoca üç ayıma yazık oldu kabul ediyorum, fakat inanın bazı şeyleri yaşamadan öğrenemezdim. ‘Ben söylemiştimleri’ genelde ben telaffuz ederken şimdi başkalarından bunu duymanın ne kadar da sinir bozucu bir şey olduğunu anlıyorum…
Tanrıların bile birbirini becerdiği bu dünyada aşkların sahte olması da kaçınılmazdı tabi ki, ben ne bekliyordum ki zaten…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Neler oluyor anasını satayım…
Karıştı, bulanıklaştı her yer; görünmüyor hiç bir şey, olacaklar oluyor, olmayacaklar oluyor, hapse mi giriyorum!
‘Besle kargayı oysun gözünü’ oyununa kurban giden bendeniz, bu hayatın ne kadar da boktan bir boşluk olduğunu öğrenirken, uzaklardan gelen mesaj çokluğu ise aslında azımsanmayacak derecede kara gün dostumun varlığını ortaya seriyor…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Aman Efendim

7 Yorum Var

Kaçın bakalım, kaçın, sonuna kadar…
Sadece kalbinizin içini görebilmekti sevgili bayan…
Ucu bükük altıpatlardı cebimdeki yüküm; çürük bir baruttu kadın ve ateştim ben, uzun kirli sakallarımla…
Ulaşabilecek kadar yakın ve bir o kadar uzak, ışıklı evler var aramızda; oradaydı, rakı balık misali masaydı yakamoza karşı ve kapkara, durgun egeydi saçları…
Sardım gazetenin üçüncü sayfasına bira şişemi, bir de cigara yaktım acı acı, martılar geldi, leblebilerimi çaldılar ve korkup kaçtılar…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Hayatım dizi gibi oldu zaten, bak işte season 7 başlayacak birazdan, peki ne olmuştu geçen bölümde, hadi tekrar hatırlayalım; sen hatırlama ben hatırlarım tamam, üşengeç!
Geçen bölümde aşk, ihtiraz ve yalnızlık üçgeninde sürüklenip gitti bu beden, arasından seçim yapmaya çalıştı ve sonunda yanıtını buldu, hepsi az sonra…
Önce inanmakla başlarmış her şey derler ya ben de öyle yaptım, önce hayatımın kadınını bulacağıma inandırdım kendimi, daha sonra mı, gerisi olur gider dedim içimden. Bu arada geçmişimdeki bazı çatlakları sıvamalıydım, daha sonra araya bir şeyler sızmasın diye, sıvadım, kapadım. Artık geçmişin köhne dünyasına ışık girmiyor, orayı görmüyordum. Daha sonra inancım beni yönlendirdi: şu mu yok yok onun burnu yamuk; diğeri olmasın yok, onun da boyu kısa, hah işte talih kuşu sana kondu. Keşke bu kadar kolay olsaymış, olmadı. Kalp bu, öyle herkese emanet edilmezmiş, öğrendim, keşke hiç öğrenmeseydim…
Denedim, mutlu olmaya çalıştım, gözlerine baktım, o da bana aynı şekilde baksın istedim, olmadı, bakmadı ya da baktı da ben görmedim. Öyle olmuyormuş o, denizin üstüne vuran ışıkları, rüzgarın savurduğu saçların arasından bakmak benim için bulunmaz bir nimet, bir duygu seliyken onun için benim saçmalamammış. Derken ışıklar sönmüş, deniz durmuş, duygular ölmüş, karşımdaki şeytanmış…
Bırakmış dönmüşüm kabuğuma, bakmışım duvarlarına, rutubetten olsa gerek tüm boyaları kabarmış, dökülmüş birer birer yere. Her dökülen boya silindi sanılan diğer boyaları meydana çıkarmış. İşte o an takılmışım bir ana, tırnaklarımla tüm boyayı kazımışım ellerimin kanamasına aldırmadan. İkisinin de renginin aynı olmasından olsa gerek, kıpkırmızı olmuş her yan. Kandırıyormuşum kendimi, bir kalbin içindeyim sanıyormuşum ve ortalığa deli saçması gülücüklerimi gönderiyormuşum. Taş plakları teker teker döndürüp, içinden çıkan notalar oluyormuşum, bazen fısıldıyormuşum korkuyla, bazen de çığlık atıyormuşum…

Camdan akıyoruz ülkeyle ben bir de çocukluğumuz,
Demir köprüden hızla geçip gidiyor tren…

Delirmeye ramak kala gelmiş bulmuş yine yalnızlığım, canım dostum, biricik arkadaşım. Ondan başkası kurtarmıyormuş beni, siz bilmeseniz de. O güç veriyormuş, o olgunlaştırıyormuş beni. Bana ‘ben’ olduğum için saygı duyuyor, yalandan sırıtmıyormuş hiç bir zaman…
Yeni sezonda yine acılar, yine gözyaşları bekliyor olacak beni, eminim. Fakat tuz hapsindeki sular her zamanki gibi daha anlamlı yaracak hava dolu zarı, daha anlamlı parlayacak her biri. Her zaman korktuğum denizin dibine oturacak, benden üstüne düşen ışıkları almadığı için teşekkür edeceğim ona. Belki günlerden bir gün rüzgârın havalandırdığı saçların arasından bakacağım anı düşleyeceğim yanında, sarmaş dolaş yalnızlığımla…
Yeniden, hayata, hadi kalk bakalım…
Bir hissen de şarkımda tütsen de
Bir yolsan da hasrete çıksan da
Aklım hep sende, sende hep sende…

Ne güzel demiş şair…
Oradasın diye ümit besliyorum, gelip bir gün beni kurtaracaksın biliyorum. Beni bulacağın yeri biliyorsun değil mi? Hani ıslak, yaş bir yerde yatan ıssız bir karanlık var ya tam onun merkezindeyim…
Bekliyorum, ne olursun gel artık…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Eh işte hayat sürmek zorunda bir şekilde…
Bazen tökezlesek de, tekme tokat o yürütüyor zaten. Sen ise onu sorgularken, sorularını soracağın şeyi yaşamış oluyorsun. Çok garip değil mi, yaşadığını anlamlandırmaya çalışmak…
Bunları düşünür, ağlar oldum; hatta saçma olduğunu bile bile kendimle konuştum bağıra çığıra. Çıkan ses hiç bana benzemiyordu, fakat hep doğruları söylüyordu:
“İşte iki çift el ele tutuşmuş bir şeyler konuşuyorlar, kim bilir nasıl bir araya geldiler, şimdi neler konuşuyorlar? Bilmiyorum ki ne konuştuklarını, hiç yapmadığımdan olsa gerek tahmin bile yürütemiyorum. Hayat onlar için de aynı zorlukta mı, düşünmeden de edemiyorum.” diye mırıldanırken ulaşmak istediğim yere varıyorum. Kim mi bekliyor beni, kimse…
Güzel bir hiçlik safhasında bile gülmeyi becerebiliyorum ya işte buna şaşıyorum…
Düşüncesiz insanlar, onlar hep var zaten, sarmış yine etrafımı. Artık yâre özlemi geçtim, derdim bir çift söze hasretlik çekmek. Ne kadar acizim değil mi? Oysa nasıldım ben, her yere uyum sağlayan, hiç acı çekmeyen, hatta hep acıyı verendim…
Nerde kaldı o günler, öptüler değil mi benim 53 derece tanjant kısmımdan. Söktüler attılar değil mi bir kenara tüm damarlarını, sinir uçlarını…
Anlamsız anlamsız, ortalarda gezinmek de gerekiyormuş bazen. ‘Umarım’ üzerine kurduğum dönemlik zembereğim de çözülecek elbet bir gün. İşte o gün ne olacak ben de bilmiyorum…
Tanıdık bir yüz görünce seviniyorum, o derece çaresizim. Uzanacak yardım ellerini geri çevirmem gururumdan değil, güçsüzlüğümden. Sıkıntıyı onlar çözünce pek yarayışlı olmuyormuş, onu da 13. tik-takta öğrenmiştim…

“Sevda bahçelerinin,
Çiçekleri hep soldu…
Hiç ayrılamam derken,
Kavuşmak hayal oldu…”
Bugün bu şarkıyı söylerken iki damla yaş süzüldü göz pınarlarımdan. Hislendim, belki de eskidim, daha da önemlisi eskitildim…
Üzgünüm, ben hâlâ böyleyim…
Öptüm…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

İçlerinde kaplumbağalar, kelebekler, kuşlar, arılar yaşayan koca orman bir gece sihirli bir el değercesine beton binalara döndü; temeline suçsuz birçok canlı, içlerine ise yaşayan sarışın, esmer, kızıl, uzun, kısacası her türden ölü girdi…
Bu yaşlı gezegenin maviliği siyaha, yeşili griye dönüştü. Damarlarından zehir aktı. Her yeri delik deşik edilip, özü sömürüldü…
Toprak çatlaklarla dolmuştu ve biz bu çatlakları dolduran bir damla su ile çaresizce koca bir çınar oluşmasını bekledik. Bazı insanlar(!) en kirlenmemiş yerleri sığınak yapmıştı. Kendilerini kurtarabilmek için çocuklarını feda etti. Biz ise sürekli göç ediyorduk. Bazen kuzeye ya da güneye bazen de ekvatora… Acıktığımızda en yaşlımızı, en güçsüzümüzü yiyorduk. Canlı olup olmadığını bile bilmediğimiz tohumlara asla dokunmuyorduk. Çünkü onlar bir gün tekrardan yeşerecek olan Dünya için gerekliydiler…
Petrol yüzlerce yıl önce bitmiş, bir damla suyun fiyatı insan kanından fazla olmuştu, çiçeklerin kokusunu taşıyan rüzgârlar artık kükürdün o acı, keskin kokusunu bizlere hissettirir olmuştu. Yağan yağmurlar derimizi yakıyor, zaten ölü olan çevremizi bizimle birlikte iyice öldürüyordu…
En yaşlılarımız bunların suçlusunun insanlar olduğunu, bize anlatılan volkan patlamasının yalan olduğunu söylüyorlardı. Onlar bize büyük büyük dedelerinin hayvanları gördüklerinden, onların da bizim gibi olduklarından bahsediyordu. Fakat biz, çiğ çiğ et yiyen bir insanın bile bu kadar canileşeceğini hayal edebilmek için yaratılmadığımıza emindik…
Yaratılmak… Tanrı bizi terk edeli çok olmuştu, bizi burada yapayalnız bırakmıştı…
Bir kaç bilim adamı, insanlar için umut yolculukları yapmaya çalışmış fakat çıkarlarına ters düşen kişiler tarafından sabote edilmiş, bu umutları başlamadan bitmişti. Bazıları bize, orada bir Ay’ın olmadığına inandırdı; zaten olsa da oraya hiç kimse gidemezdi…
Kâğıt kelimesini asla kullanmadık. Küçücük bildirge için kölelerimizin derileri canlı canlı yüzer, etlerini yamyamlaşan diğer kölelere verirdik. Geriye kalan kemikleri ise yakacak olarak eli silahlı adamlar tarafından toplanırdı…
Ve bir gece uzaklarda parlayan binlerce havai fişek gördük. Işık yaklaştıkça derimizin eridiğini hissettik. Gözlerimiz kömürleşinceye kadar kimisi alev almış, kimisi yanan birçok insan gördük, olanlara tanıklık ettik…
Bu günden sonra mikrobunu yenen Dünya kendine bir an önce geldi; griler ve siyahlar yerlerini tekrar mavi ve yeşilin egemenliğine bıraktılar. Sular tekrar akmaya başladı. Balığa benzer canlılar özgürce dolandı koca okyanuslarda, kuşlar gibi kanatlı bir diğerleri ise bir kayanın tepesinden ulu yeşili seyrettiler…
Canı küçücük tohumlar vermişti, umutlar ise geleceği yeşertmişti…
İnsansız bir Dünya’da hayat daha canlı, renkler daha renkliydi…
Ve tüm ruhların akıllarında söylenecek tek bir cümle vardı: What a Wonderful World…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yine yaz sonu, yine yalnızlıklar…
İçimi yiyip bitiren kocaman bir boşluk, geleceğin getirdiği büyük belirsizlik, yine aynı dizi, yine tekrar bölümleri…
Artık merak etmiyorum bir erkek ile bir kız yan yana geldiğinde neler konuştuğunu, birbirlerine nasıl davrandıklarını. Acı da olsa bu dipsiz kuyunun içinden çıkma amacım olan merakımı yitirdim. Çünkü aydınlığın nasıl bir yer olduğunu gördüm, hissettim ve beni artık bu karanlıktan çıkaracak eli beklemekteyim. Belki de o elin hep beni sarmasından beklentilerimi de yok etmekteyim…
Acımasız dünyanın masum çocuklarını oynamak çok güç geliyor bana, rast gelişler evreninin bir parçası olmak geleceğimden korkmamı sağlıyor. Unutulmak, o kadar değersiz olmak beni ürkütüyor…
Ne zaman ölüp, yok olacağımı bilmemek beynimi eritiyor. Mantığımı yitirip kontrolü kalbimin eline bırakıyorum…
Zor olan hayata mutluluklarımla savunmamı yapıp, gülücüklerimle son darbeyi indiriyorum…
Özlüyorum, ona yetişemeden tükeniyorum…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Hırsız!

6 Yorum Var

Hayat ilk kez istediğim, emek sarf ettiğim, kazandığım, sevdiğim şeyi bana vermiyor. Adeta benden çalıyor. Bize bunu yapmamalıydı ulu kuvvet, kullarını seven yaratık. İlk defa küfrediyorum ona, inanmasam bile küfrediyorum. Sığınma içgüdüsünden değil, inkâr etme hakkımdan…
Hayatım vazgeçilmişlik döngüsü üzerine kurulmuş ve bunun sonunda da boş verilmişliklerin adamı olmuşum. Karşımdakini hüznümle değil, gülücüklerim ile kırmışım. Bırakmak zorunda bırakılmışım. Buna katlanmak istemiyorum; haykırıyorum, saldırıyorum her hücreme acımasızca, belki bu yüzden eriyorum her geçen gün…
Taşı toprağı altın, yedi tepeli şeytanmış bizi birbirimizden koparan, belki de suçsuz bir cinayete suçlu aradığımdandır sataşmam; ona, buna, şuna…
Ve son iki aymış geriye kalan. Âşıklar için uzun, ayrılacaklar için çok kısa bir süre. Hani Einstein amca zaman göreceli demişti ya belki o budur, kanıtlamış olduk…
En sonunda biz de solduk kır çiçeğim, artık örümceklerin üzerimize ağ yapmasını beklemekten başka yapacağımız bir şey kalmadı…
Seni hep özleyeceğim, bana tüm yaşattıkların için teşekkür ederim…
Arkadaşım, dostum, sevgilim; her şeyim…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Uyan!

2 Yorum Var

“Kanında dolaşırken gerçeğe çarparsa düşer mi?”
Canım sıkkın, yalnız kalmaktan değil, itilip kakılmaktan değil. Tarifini bilemediğim bir sıkıntı bu. Ayda yılda bir kez gelir, ökse otu gibi hayat kaynaklarımı sömürür. Damarlarımdaki son damlayı da çektiğinde, artık insanlıktan çıkıp, başka çehrelere bürünürüm, etrafımdakileri abuk subuk şeylerle kırar, ağlatırım…
Sonunda ökse otu emeceği her şeyi bitirip öldüğünde geride hayat dolu fakat yalnız biri kalır. İşte o zaman tutunacak dallar ararım, fakat hepsi köklerini söküp çoktan gitmiştir…
Tam ölmek, pes etmek üzereyken tomurcuklanan bir filize ümit bağlarım, yalnızlığımı unutup, onun bedenimi sarmasını beklerim…
“Zaman ilaç değil, zaman çürütücü, gülmek mümkün mü?”

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live
Wordpress'in Gücü Adına Web Design by SRS Solutions ©2010 FxDev | ße Different Everytime! Design by SRS Solutions