Bu yazıma bir türlü giriş uyduramıyorum, zaten uydurduklarımı da edebi eser sanıyorsunuz fakat ben uydurgaçlı öttürgeçli çizergeçim haberiniz yok…
Genç nesle sesleniyorum buradan, sadece ve sadece saman gibi yaşıyorsunuz, evet evet böyle çöp gibi, sapsarı. Siz bilir misiniz Parliament Sinema Kulübü’nü, hele bir de bir şarkı çalardı sonunda, merak ettim buldum hz. youtube (s.a.s.)’dan, adı da All My Life imiş, nostalji yaşattı bana akşam akşam, iyi de oldu, bana geçmiş zaman olur ki dedirtti…
O zamanlar televizyona bastığımızda 4350 tane kanal yoktu, üç belki bilemedin dört kanal vardı. Parliament Gece Kulübü çıkardı saat 23′de, hiç reklam falan da girmezdi araya, terminatörleri, robocopları hep oradan izledik biz hey yavrum hey. Sonra o biterdi Show’a geçerdik, tabi ben uyuyan çocuk taklidini çok güzel becerirdim bugün olduğu gibi ve ailecek, hatta bazen dayımlar, halamlar falan oturur bir güzel kırmızı noktalı Tutti Frutti’yi seyrederdik…
Benim hiç comodore 64′üm olmadı, ama günün birinde onun yerine atari aldık, kara ve kare bir şey, ucuna kontrol aleti takıp oynardık, hala teknolojisini çözemediğim silahı vardı bir de, kuş avlardık onunla, kaset takardık, oyunlardan canımız sıkıldı mı 5 milyon verip yeni kasetler alırdık, kaset dediğime bakmayın dediğim şey bugünkü ramleri anımsatıyor bana…
Eee zaman geçtikçe o da yetmedi, ilk bilgisayarla tanıştım 3. sınıfta, yapabildiğim tek şey bomberman oynamak da olsa güzeldi. Israrlarım sonucunda eve de aldırttım bir tane, celeron 433 işlemcili, 4 mb ekran kartı, 4 gb harddisk ile dönemin en iyi bilgisayarından biriydi. İnternette çevirmeli bağlantılaydı, böyle garip sesler işitirdik bağlanırken, ‘adamlar neler yapmış yav’ der, para fazla yazmasın diye işimizi 5-10 dakikada hallederdik. Mp3 bulmak için kazaa’ya başvururduk, msn değil mirc ve evirilmişi canavar kullanırdık o zamanlar. Mail adresine sahip olmanız çok büyük bir olaydı, hele internet siteniz varsa sormayın gitsin. Hı bu arada eski monitörümü hâlâ kullanmaktayım, taş gibi çıktı gerçekten…
Bu noktada kara tavuktan bahsetmeden edemeyeceğim, canım benim neler çekti o tavuk benden. Çok yaşlıydı, kesmiyorlardı, gurka yatıp yumurtada yapmıyordu. O benim oyuncağımdı, hem de canlı bir oyuncak. Onu yakalamak için bütün gün peşinden koşardım ben, taşlardım, kanadını koparır ucuna zeytin sokar yukardan atardım bir güzel, dönüşünü seyrederdim. Bazen canavar yapardım onu oyunlarıma, bazen kurban…
O da göçtü bu dünyadan, fakat nasıl öldüğünü hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey, rüzgarlı bir günde bahçemizde bulunan koca kavak ağacının yere yıkıldığı gün, onu bir daha göremeyişimdi. Ruhu şad olsun, özledim onu cidden…
Bir de kerpiçten depomuz vardı, içinde bin bir türlü alet edevat, hepsi de hiç tanımadığım dedemin eski dükkânından kalmaydı. Neler yoktu ki, İngiliz anahtarları, tornavidalar, kerpetenler, dişliler, lambalar, bir de dokunmaya kıyamadığım duvara yapıştırılmış 500 lira…
Sırf onlarla oynamak için, kilitli kapının hemen alt köşesindeki ufacık bir delikten geçer, üstümü bir güzel yağ yapar, annemin beni dövmesine razı olurdum…
Neyse efendim, geçmiş güzeldi sanki be, her ne kadar bazı şeylerden korksak da o zaman, bugünkü gibi hiç bir şey yapmamaktansa, dayak yiyeceğimizi bile bile yapardık her şeyimizi, ot değil, canlıydık o zamanlar…
Ben boşuna özlemiyorum geçmişimi hey yavrum hey…