En sonunda şu haftayı da atlattım ya…
Ne günlerdi ama; çalış yemek ye çalış yemek ye.. nasıl bir kısır döngüydü bu, değişmek isteyen vücuduma dogmatik bir yaklaşımı empoze etmek gibiydi sanki. Gerçi bunda benim de etkim vardı ama neyse geçti ya sonunda…
Bu arada hayattan biraz uzak durmuşum anlaşılan ki aklıma bir şeyler gelmiyor yazmak için, bir üşengeçlik aşısı yaptırmanın zamanı da geldi sanırım. Yoksa böyle otur otur kaba etimin çevresi artacak. Neyse…
Önce eve gitmeli, akrabalarla uzun uzadıya sohbetler etmeli, özellikle de ‘kız arkadaş’ davası bir an önce savuşturulmalı. Hakketten ne meraklı oldular bu aralar; tamam askerlik çağına gelmiş olabilirim, çevremdeki arkadaşlarım yavaştan nişanlanıp, evleniyor hatta çirkin bebekler üretiyor olabilirler fakat durun daha benim yaşım kaç başım kaç, ha maharet biriyle evlenip çocuk yapmaksa isteyene adresimi verebilirim, 30. yaş günümde görüşürüz…
Sonra atlayıp traktöre dağ tepe gezmeli; ağaçların, toprağın, çamurun kokusunu içine çekmeli…
En sonunda ise oturmalı dedemin yanına, o yine oyun oynuyor olacak kahvehanede ama olsun, onun iğneleyici sözleri, başkalarının yanında beni yerin dibine sokmaya çalışırken aslında tam tersini kastetmesi, etrafındaki avanaklarında bunu anlamayışı…
Bazen dedemi neden bu kadar çok sevdiğimi düşünüyorum, sanırım nedeni bu, kanımızda olan bir şey, değiştiremem ki. Toprağın eğittiği beyinlere sahibiz, onun gibi sert sözlerimiz fakat ufacık bir su damlasında yumuşayan, herkesi içine alan kalpleriz, her ne kadar bilmesek de…
Ve günü bitirmeli böyle…
Gelecek sınavlara kadar çekilmeli kafamıza şapkamız ve düşmeli saç tellerimiz…