Only Love

6 Yorum Var

Onu gördüm gözlerinde, konuşmasında…
Farkındaydım onun olmadığına, huzur kaplıyordu içimi, o uzaklardaydı, bilmiyordu…
Sıkılıyorum bu beden içinde, buz parçası olmaktan çıkmak istiyorum, içimde donmuş kum taneciklerini görmeni, onları seçip saklamanı, seni istiyorum…
Bugün geldi, derdin var senin dedi, ‘ne yaparsın’ gibisinden bir gülücük aldı, öylesineydi, gitti…
Kavga et benimle, yırt suratımı; kır kaburganı ve çıkar sok bir parça boğazıma. Boyalarınla değil, çürük elmaların, kurtlanmış bir beyinle gel bana. Düzelteyim, hapsedeyim kendimi kendi taktığım zincirlere…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Ertesi Gün

5 Yorum Var

Gecenin 04.11’i, başımın arkasında kendini gizleyen küçük bir ağrı, etrafta boş ruffles paketleri, yemek istemediğim iki mandalina, yeni aldığım telefon, ekranına baktığım bilgisayar, rastgeleye ayarlanmış müzik çalar, açık bir msn, msn de bir kişi…
Etrafta havlayan köpekler var, böğüren inekler; her seferinde kendimi inandırdığım halde bir türlü olmayan deprem. Acaba ilk neyimi elime alırdım deprem olsa, sanırım bilgisayarımı yok yok daha küçük bir şey telefonumu mu hmm kendimi bıraksam olmaz mı?
Bu arada bu msn’deki kişi hâlâ açık, gecenin 04.21’i gidip uyumuyor da. Tanımıyorum pek ama bana benziyor bu yönü, her gün sabahlıyor, konuşmasam da onun orada durması aptalca huzur veriyor bana. Ara sıra dürtüyorum onu, isterse cevap veriyor isterse vermiyor, böyle garip, gizli biri…
Gece müziklerine de alıştırdım kendimi; hem sizi yormayan, hem dinleten buna karşın sizi uyanık tutan ufak antidepresan ilaçlar onlar; gerçi yan etkisi ertesi gün kıçınızdan çıkıyor fitil fitil ama olsun…
Bir de cereyan sobası var, ufo mufo değil, bildiğin taş gibi elektrik sobası o, ayarsızlığı onun ayarı aslında. 04.26 da ayağımdan cins kokular çıkmasını sağlıyor kendileri, ona da teşekkür ediyoruz…
Arşiv sağlam olunca, dertlenmek de kolay oluyor, dost tavsiyesi zihniniz benim gibi sağlıksızsa ve bazı şeyleri unutmak istiyorum diyorsanız, arşivinizi silin gitsin, yoksa benim gibi bundan iki hafta önceki, eskiye gidersek 3 ay önceki, daha da eskiye gidersek 1 yıl önceki olayları dün gibi hatırlar, bir de ‘neden’ sorusunu kafanıza mıhladınız mı gecenin 04:30′unda işin içinden çıkamaz, X işaretini aramaya başlarsınız…
Bu beden böyle giriyor her güne, fazla enerji de tüketmiyor; akşamüstünün 5′inde kalkıyor, kahvaltı-akşam yemeği karışımını yiyor ve geçiyor laptopunun karşısına saat 4.34 oluncaya kadar. Yalnız olması bir avantaj, para harcamıyor garibim; sabahla, uyu, uyan, yemek ye, sabahla, uyu…
Bir gün uyanmayacağı gün de gelecek, tüm saatler sıfırlanmış olacak onun için, asıl o an ne yapacak hiç bilmiyorum…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Judgment Day

2 Yorum Var

Hani bazı filmler vardır, insanın küçükken televizyona yapışmasını sağlar, dünya yok olsa umurunuzda olmaz, yemeyi içmeyi unutursunuz ya. İşte benim filmim, hayran kaldığım, korktuğum, ne kadar seyretsem de bıkmadığım böyle bir film var; Terminator!
Yönetmenin aklına hasta yatağında gelmiştir film, belki de ilham perilerinin eseridir bilemiyoruz fakat iyi ki böyle bir düşünce girmiştir kafasına…
Düşünsenize kendinizi korumak için geçmişe bir kişi gönderiyorsunuz ve o gelecekte sizin babanız oluyor. Ve filme adını veren bir yok edici, sizi alt etmeye çalışıyor. Normal bir insanın bile kafasını sıyırmasına yeterli bunca şey…
Görüntü efektleri saçma sapan olabilir, ama barındırdığı felsefe o kadar hoş ki filmin ikinci serisinde ki aklımın ermeye başladığı o ilk yıllarda beni ekrana kitleyen film olacaktır kendisi, bir makinenin duygusallaştığını görüyoruz, o kadar ki ‘it‘ diye tabir edilen koca bir makine, sizi ufak bir bebek gibi ağlatabiliyor…
Ve işin felsefesi; insanların yaptıkları yanlışlıkları bilerek sürdürmesi, geçmişte yaşananlardan hiç ders almaması, üstüne bastığımız koca küreyi yok etmesi…
Ne güzel demişti Sarah Connor yol çizgileri ekranda sürüklenip giderken:
“The unknown future rolls toward us..
I face it for the first time with a sense of hope,
Because if a machine, a terminator, can learn the value of human life…
Maybe we can, too…”
Ama her güzel şeye para bulaştı mı işler pek iyiye gitmiyor. Terminator 3 neye hikmetse çekiliyor, Arnold amca da 30 milyon dolarını cebe atıyor tabi. O yetmiyor bir de dizisi çekiliyor. Demek ki bazı şeyler sadece Türkiye’de olmuyor dedirtiyor insana. Ama eminim ki eskinin değeri asla unutulmayacak, en azından bir süreliğine…
Bahsettiğim sadece bir film belki ama adını hâlâ duyduğumda içimi ürpertiyor ve yapımcılarına gıpta ile bakmamı sağlıyor…
Her neyse hasta la vista baby…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Hayatım dizi gibi oldu zaten, bak işte season 7 başlayacak birazdan, peki ne olmuştu geçen bölümde, hadi tekrar hatırlayalım; sen hatırlama ben hatırlarım tamam, üşengeç!
Geçen bölümde aşk, ihtiraz ve yalnızlık üçgeninde sürüklenip gitti bu beden, arasından seçim yapmaya çalıştı ve sonunda yanıtını buldu, hepsi az sonra…
Önce inanmakla başlarmış her şey derler ya ben de öyle yaptım, önce hayatımın kadınını bulacağıma inandırdım kendimi, daha sonra mı, gerisi olur gider dedim içimden. Bu arada geçmişimdeki bazı çatlakları sıvamalıydım, daha sonra araya bir şeyler sızmasın diye, sıvadım, kapadım. Artık geçmişin köhne dünyasına ışık girmiyor, orayı görmüyordum. Daha sonra inancım beni yönlendirdi: şu mu yok yok onun burnu yamuk; diğeri olmasın yok, onun da boyu kısa, hah işte talih kuşu sana kondu. Keşke bu kadar kolay olsaymış, olmadı. Kalp bu, öyle herkese emanet edilmezmiş, öğrendim, keşke hiç öğrenmeseydim…
Denedim, mutlu olmaya çalıştım, gözlerine baktım, o da bana aynı şekilde baksın istedim, olmadı, bakmadı ya da baktı da ben görmedim. Öyle olmuyormuş o, denizin üstüne vuran ışıkları, rüzgarın savurduğu saçların arasından bakmak benim için bulunmaz bir nimet, bir duygu seliyken onun için benim saçmalamammış. Derken ışıklar sönmüş, deniz durmuş, duygular ölmüş, karşımdaki şeytanmış…
Bırakmış dönmüşüm kabuğuma, bakmışım duvarlarına, rutubetten olsa gerek tüm boyaları kabarmış, dökülmüş birer birer yere. Her dökülen boya silindi sanılan diğer boyaları meydana çıkarmış. İşte o an takılmışım bir ana, tırnaklarımla tüm boyayı kazımışım ellerimin kanamasına aldırmadan. İkisinin de renginin aynı olmasından olsa gerek, kıpkırmızı olmuş her yan. Kandırıyormuşum kendimi, bir kalbin içindeyim sanıyormuşum ve ortalığa deli saçması gülücüklerimi gönderiyormuşum. Taş plakları teker teker döndürüp, içinden çıkan notalar oluyormuşum, bazen fısıldıyormuşum korkuyla, bazen de çığlık atıyormuşum…

Camdan akıyoruz ülkeyle ben bir de çocukluğumuz,
Demir köprüden hızla geçip gidiyor tren…

Delirmeye ramak kala gelmiş bulmuş yine yalnızlığım, canım dostum, biricik arkadaşım. Ondan başkası kurtarmıyormuş beni, siz bilmeseniz de. O güç veriyormuş, o olgunlaştırıyormuş beni. Bana ‘ben’ olduğum için saygı duyuyor, yalandan sırıtmıyormuş hiç bir zaman…
Yeni sezonda yine acılar, yine gözyaşları bekliyor olacak beni, eminim. Fakat tuz hapsindeki sular her zamanki gibi daha anlamlı yaracak hava dolu zarı, daha anlamlı parlayacak her biri. Her zaman korktuğum denizin dibine oturacak, benden üstüne düşen ışıkları almadığı için teşekkür edeceğim ona. Belki günlerden bir gün rüzgârın havalandırdığı saçların arasından bakacağım anı düşleyeceğim yanında, sarmaş dolaş yalnızlığımla…
Yeniden, hayata, hadi kalk bakalım…
Bir hissen de şarkımda tütsen de
Bir yolsan da hasrete çıksan da
Aklım hep sende, sende hep sende…

Ne güzel demiş şair…
Oradasın diye ümit besliyorum, gelip bir gün beni kurtaracaksın biliyorum. Beni bulacağın yeri biliyorsun değil mi? Hani ıslak, yaş bir yerde yatan ıssız bir karanlık var ya tam onun merkezindeyim…
Bekliyorum, ne olursun gel artık…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Mein Kampf

Yorum Yok

Bugün güzelim İzmir’ime gittim. Yolculuk yine uzun oldu, kendisine bağlı ilçenin minik bir kasabasında yaşıyorum ama bu inciye ulaşmak için bir onda beş saat yol çekiyorum; yazık bana. Neyse seneye yurttayım, rahatım…
Sevgi yolundan, yine yalnız, geçerken gözüme ne zamandır aradığım kitap çıktı: Kavgam…
Adolf Hitler’in hapis yıllarında yazmaya başladığı ve sonra devam ettiği, içinde süper şeylerin bulunduğuna inandığım koca iki cilt. Okulda karizmatik lider tanımlaması yapılırken Atatürk ile anılması çok ilgincime gitmişti. Çünkü bize hep kan düşkünü, insanların soylarını kıran bir lider olarak tanıtıldı. Belki de sistemin bize bu insanı böyle tanıtmak istemesindendi. Netekim bizim uşaklar 80′de ülkenin selamete çıkması için eğitim sisteminde değişikliklere gitmişler ve kardeşlik için din dersi koymuşlardı ya, hatırladın değil mi hani sürekli dua ezberlediğimiz bir ders vardı hah işte o! Sonradan öğreniyoruz tabi ki Hitler’i, Karl Marx’ı, Nietzsche’yi ve daha birçok düşünürü. Bazen Hitler gibi hırslı olmak için nelerimi vermezdim diye düşünüyorum, kararlılığını, azmini örnek alıyorum. Of yine siyaset, yine tartışma uzayacak, şimdilik pause!
6 Ytl’ye yasaklı olmasına karşın TC Kültür Bakanlığı bandrollü basılı şekilde çantama koydum. 3–4 gün meşgulüm, anlayışınıza sığınıyorum bu yüzden…
Karnımın acıktığını fark ettim, hemen kumpir+cola kombinasyonuyla işimi hallettim. Vapur sefası ve bir kaç açık seçik giyimli kıza baktıktan sonra 35½’a ulaştım. Ortalığı tabiri caizse kırolar istila etmişti. Hani şu internet cafelerde üzerinde gül, silah, kan ve bir kaç basmakalıp sözün bulunduğu fotoğrafları beğenen cinsten. Iyk midem kalktı, bazen bunlarla hemcins olmaktan çok iğreniyorum kusura bakmayın. 10–15 dakika oralarda oyalandıktan sonra hemen kıtır kasabama geri döndüm…
Ayağımı minibüsten toprağa basmıştım ki karnım yine hoparlörleri son ses açıp, çiftetelli oynamaya başladı. Zaten bu meletin ne zaman doyduğunu gördüm bilemiyorum. Kendimi sandviççi ustanın yanına zor attım, yarım ciğer söyledim; bol soğanlı, az acılı. Yanına da bir ayran çektim, başladım dişlemeye; ciğerler iyi pişmemişti ama kim takar, atın ölümü arpa suyundan hesabı. Derken radyoya kulak verdim: Şimdi Hakkâri’den askerliğini yapmakta olan Mesut arkadaşımız İstanbul’daki sevdiği için… Ve tahmin ettiğim gibi Orhan Baba yine döktürüyordu maşallah; bazen saz mı çalınıyor, elektrogitar mı anlayamadım, sol ayağım o arada kontrolden çıkmış zor zapt ettim; o nasıl ritim tutmaktır öyle. Sonra şarkının en anlamlı sözleri girdi: “…uzaktan olsa da razıyım sev beni…”. Derin bir of çektikten sonra eve geldim, ayakkabılarımı çıkardım, çoraptan gelen buharı seyrettim…
Yine aklıma geldi, yine of çektim. Yaktın beni Orhan Baba…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live
Wordpress'in Gücü Adına Web Design by SRS Solutions ©2010 FxDev | ße Different Everytime! Design by SRS Solutions