Hayattı adı; bunun modernleştirilmesi ya da eskitilmesi olmazdı. O nasılsa öyle yaşanırdı, çizginin dışına çıktığımızda cezasını bize sormadan keserdi…
Kabuğumuzu kırmamıza izin verir, yeteri kadar büyümemize olanak sağlardı. Çok büyüdüğümüzde suyumuzu, az büyüdüğümüzde güneşimizi keserdi.
Kim düşünürdü ki bir kelebeğin ölümü dünyanın sonunu getirecek ya da bir taş parçası bir insanın canını kurtaracak. Kimse düşünmezdi, yaşam mücadelesinde aklına bile getirmezdi; gerçekleştiğinde olanlara “mucize” der, mucizenin olmadığını bilenlere kukla olurlardı…
Boş akıllarında arı gibi uçan bir düşüncenin, bir akımın anlamını bilmeden peşinden koşmak onların hayatları, diğerleri onların düşmanları olurdu. Kimisi yaralarına tuz basarken, diğeri içine kustu; olanlara seyircisiz kalıp, kaldırımın güvenli alanında yürümeye devam etti…
Giden dönmedi, gidenlerin arkasına bir anlam yüklenmedi. Sadece yaşandı, an yaşandı. Hiç bir şey yapılmadı, sorulup, sorgulanmadı…
Ve bunların yapan her bir kişi yüzlerine dolan çizgileri saymaya başladı. Ölümün sesi kulaklarında yankılandı. Korkularından ibadethaneler doldu…
Yaşamı müjdeleyen tanrı, şimdi ölümü vaat ediyordu. Korkularından ne yapacaklarını bilemeyenler kalın duvarların arkasına saklandı, ölümü sessizce bekledi…
Kafasını tek bir soru ile değil, sorular ve az sayıda da olsa cevaplarla dolduranlar gelen sessizliği gülümseyen yüzleriyle karşıladılar. Onlar için ölüm cevapsız soruların ardından gelen huzurdu…
Öyle oldu, son sözler söylendi, ışıklar söndü, perde kapandı…