Hayatı formülize edemeyeceğimizin kanıtından sonra kendimi istekliliğimin ruhuna kaptırdım; o, bu ya da şu önemli değildi benim için, o an kim değerli geliyorsa, kim kıymetliyse oydu merkezimdeki kişi…
Bazı insanlara aptalca güven besleyip, sonunda bana kazık atacağını bile bile onlara yardım edip üstüme örümcek ağının ve tozların sinmesini beklemeye dayanamıyorum, artık bu oyunu oynamıyorum. İnanın söylenecek o kadar çok sözüm vardı ki perdenin yanlış anda yanlış yerde kapanması bana, bunu yaptırtmaya yöneltti. Özellikle bir şeyler duymak isteyen seyircinin konuşması gibi cesaret isterken en korkağı oynayan sizlere bu yakışıyor, emin olun…
Var mıyız yok muyuz bilemiyorum, egoist bir yaratıcının bizleri yarattığına da inanmıyorum. Aşk mı; onun bunun oyuncağı olduğundan beri ondan da soğudum…
Sahi aşk neydi de ben sırtımı döndüm ona, bir çift gözün maviliğinde yüzmekten neden korktum? Annecim, sen bilmiyorsun ama ben açık denizden her zaman korktum…
Sanırım geleceğinizi planlıyorsanız bu önemli olabiliyor, fakat bunu da yapmayacağım artık, sınavlarım biter bitmez atacağım kendimi siyah, dalgalı saç tellerine, kokusunu çekeceğim içime ve ne olacağını düşünmeden yaşayacağım…
Bir zaman demiştim ‘bu insanlara iğne değil çuvaldız batıracaksın, kazık batıracaksın, yetmeyecek zikke batıracaksın’ diye, en iyisi buymuş, inandım. Çünkü biz insan yaratıklarını yola getirmek için kulağımızdan çekilmeye ihtiyacımız varmış; çektim, kırdım, bozdum sonra değerli oldum, bunu da öğrendim…
Neyse, bu kadar konuştuktan sonra bir şeylerin azıcık bile değişmediğini görmek dudaklarımı kurutup çatlatıyor derinine kadar, kanı akıyor, susuyor…
Gözlerin silinir gibi…
Düşlerin zehir gibi…
Kanında dolaşırken gerçeğe çarparsa düşer mi?