İnsanın düşünen bir varlık olduğu kesin, az olsa da düşünenlerimiz var aramızda.
Bu yazı onlaradır…

Sınav döneminin ağır ezberletici temposu altında beynimi az çalıştırdığımı, kendimi maddesel dünyaya verdiğimi düşündüm. Derken geçende televizyonun iyi kullanılırsa aslında düşünmede oldukça etkin bir rol oynayabileceğini keşfettim. Habertürk kanalında ‘Sansürsüz’ adlı program gözüme çarptı, aslında bu program oldukça iyiydi ama malum okul dönemi televizyondan uzak kalıyor insan. Tartışılan konu da oldukça ilgi çekiciydi; evrim teorisi.
Normalde olsa böyle tartışma programlarını seyretmem ama konu evrim ve Türk İnsanı olunca ne çıkacağını bilemezsiniz. Programı izlemeye koyuldum, oldukça iyi hazırlandığı belli; tez, antitez ve sentez bölümü vardı.

Program Freud’un çok seveceğim şu sözüyle başladı: “Din insanın patolojik kısımlarını gerektiği zaman törpülemesi gereken bir mekanizmadır.”.
Program tez bölümünde evrim teorisinin ne olduğunu ‘açıklamaya çalışan’ üç akademisyen ile bizleri karşıladı, evrim konusunda birçok şeyi ilk kez duymama vesile oldu; özellikle sonradan açıklayacağım ‘rastlantısal’ olayının ne kadar derin olduğu ile ilgili.
Antitez bölümünde ise iki akademisyen bizlerle birlikteydi, her ikisi de adlarının önündeki sıfatlardan böbürlene böbürlene bahsettikten sonra sözde bilim konuşulacak yerde ‘Allah’ın adını geçirmeye başladılar. ‘Allah’ın adını sık sık ağızlarına dolayan insanlara ‘ön yargı’ ile yaklaşıyorum. Bence inanç kim ne derse desin içsel yaşanmalı ve dışa en az yansıtılmalıdır.

Derken İslam’a en büyük zarar veren ve bir şarlatan olduğunu düşündüğüm Harun Yahya da yayına katıldı. Daha önce bu adamın ‘Evrim Aldatmacası’ kitabını zorla okutturduklarından sizlere bahsetmiştim; evet, okutulan okul da Milli Eğitime bağlı idi, okumasaydım zorunlu din dersinden kalıyordum. Gerçekten çok laik ve özgür bir ülkeyiz. Neyse, derken programın sentez bölümü başladı.

Bu bölümde karşımıza ‘Akıllı Tasarım’ ve ‘Evrim Teorisi’ni destekleyen üçer akademisyen çıktı. Özellikle ‘Akıllı Tasarım’ı savunan kişilerden ikisinin daha önce yayınladıkları yayınlardan dolayı üniversitelerden atıldığını, birisinin sırf atılmamak için takma isim kullandığını belirtmeme gerek yok sanırım. Ha şimdi bu her üç akademiysen de yerlerini sağlamlaştırmışlar, nedeni için buraya basınız…

(Bundan sonra yazacaklarımı okurken lütfen ‘inanç’ kimliğinizi bir kenara bırakın ve beyninizi bir kez olsun bilimin objektif düşüncesine teslim edin.)

Program klasik tartışmalarla başladı; sen onların yandaşısın, sen bunların yandaşısın şeklinde sona erdi.

Öncelikle evrim nedir sorusunu hala bilmiyorsanız hemen açıklayayım; canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanmasına kısaca ‘evrim’ denir. Burada bahsedilen kalıtsallık tamamen ‘gen’lerimizle alakalıdır.
Öncelikle evrim var mıdır yok mudur sorunuza bilimsel açıdan cevabımı vereyim: Evet, evrim vardır!

Örneklemezsem anlamayacaksınız, sevdiğim bir örneği vereyim; bir grip virüsünü ele alalım, örneğin bunun adı ‘domuz gribi’ olsun. Bu sene bu gribin aşısını vurulduğunuzda, seneye yine aynı gribin ‘başka’ aşısını vurulmak zorunda kalacaksınız. Nedeni ise oldukça basit, saniyede milyonlarca kez bölünüp çoğalabilen bu virüslerden 1-2 tanesi bu aşıya dayanıklılık kazanacak ve artık oluşacak diğer virüsler bu, yeni türe göre oluşacaktır. Aşımız mı, artık bir işe yaramayacaktır. İşte oluşan bu yeni ‘grip virüsçüğümüz’ artık domuz gribinin yeni bir türü olacaktır. Aynı memeli türlerinde olduğu gibi, sonuçta yarasa da memeli, bu yazıyı okuyan sen de. Bu sonuçla bakarsak hepimizin ayrıştığı ortak bir ata olmak zorundadır. İşte Darwin’in o çok tartışılan teorisi tamamen bu konunun işleyişini ve ilerleyişini anlatır.

‘Akıllı Tasarım’ı savunanların sorduğu en ünlü soruya gelecek olursak; peki her şey Darwincilerin dediği gibi rastlantısal mı oluyor?
Evet, rastlantısal oluyor; fakat siz ‘akıllı tasarımcıların’ bilmediği şey, rastlantının ne olduğudur. Ben de bilmiyordum, öğrendim ve aktarıyorum:
- Bilim adamları türlerin kökenlerine doğru gitmek için bir çok yöntem kullanıyor ve bu yöntemlerin en çok kullanılanı ise elbette ki matematiğe dayanan istatistik.
- İstatistik bilimsel bir yöntemdir.
- Bir öz vardır ve rastlantılar bu özün etrafında oluşur. Bu, yeni bir türün, ortak atadan oluşmasına olanak sağlar.(Virüs örneğini verdim)

Yani sonuç olarak tuğlalar üst üste bir şekilde geldi, bunu yapan ‘akıllı’ biri olmak zorunda değildi. Bilimsel olarak bunu ‘istatistiksel’ yolla açıklamak oldukça mümkündü.
İşte programın bu yerinde evrimi savunan Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy, Sayın(!) Dokuz Eylül Üniversitesi akademisyeni İrfan Yılmaz’a direk şunu sordu;
- İki canlı arasındaki genetik ağaç çıkarılırken kullanılan genetik kovaryans matrisinin neyi yanlış, neyi hayali, neden ortak atayı göstermez?

‘Akıllı Tasarım’ı savunan İrfan Yılmaz bu soruya cevap vermedi. Vermediği gibi programda sarf ettiği “insafçı evrimci”, “al balığı laboratuarda amfibiğe çevir bakalım” gibi söylemleri de oldukça ironikti.

Biyolojiden anlamam, ama kovaryans matrisinin matematiksel bir form olduğunu ve dünyadaki araştırmalarda oldukça sık kullanıldığını programdan sonra öğrendim. Sayın İrfan’ın bilimsel olarak cevap vermek istemediği konu 2+2=4 gibi bir şeydi. Sayın Ergi bunun 4 olmadığını ispatlayın dedi, elbette ki Sayın İrfan’ın susmaktan başka çaresi yoktu.

Şunu hiçbir zaman anlayamıyorum; neden bilimsellikten uzak konuştuğumuzu söyleyen insanların aslında kendileri oldukça bilimsellikten uzak? Neden her zaman bir dogma içinde sınırlamak zorunda hissetmeliyiz kendimizi? Bilim ile uğraşan, buna kafa yoran insan, bazı konularda düşüncelerini belirtiyor diye dinsiz mi oluyor? Ve eğer ‘Akıllı Tasarımı’ savunanların dediği gibi Darwinizm bizleri Aristo düşüncesi gibi sınırlıyorsa, bizleri sınırlandırmayacak olan dogma mıdır?

Bir de bu tartışmanın metafiziksel mi yoksa fiziksel mi olduğu tartışması var. Buradan söylemek isterim ki ‘Akıllı Tasarım’ kesinlikle ve kesinlikle metafiziksel bir düşüncedir ve bilimde yeri yoktur. ‘Evrim’ ise her ne kadar eksiği olursa olsun, isterse yanlış olsun ‘bi-lim-sel-dir’. Nasıl yani diye soracaklara şu örneği verelim:
Bir kalem düşünün, siz bunun orijinini arıyorsunuz; iki metot uygulayabilirsiniz; birincisi kalemin çizgisinin kalınlığını, uzunluğunu, ağırlığını, iç dizaynını ölçebildiğiniz düzeyde ölçmek ya da kalemin baştan beri o şekilde olduğunu ve aslında kalemin orijinalinin şu an elinizdeki olduğunu düşünmek. Yani ‘fiziksel’ ya da ‘metafiziksel’ yaklaşabilirsiniz. İşte ‘evrim’ en kötü halinde düşünülse dahi dünyanın her yanında denenebilen, ölçülebilen, test edilebilen verilere sahip olduğundan bilimseldir ve daha iyi bir teori gelene kadar (ki bence gelmeyecek) bu böyle olacaktır. Fakat bu noktada bilimin yararına hangisinin yarayacağı da oldukça nettir, her ne kadar bazı kesimlerin çıkarlarına ters düşse de.

Burada inanç kavramına biraz girecek olursak; inanan bir kişiye sorduğunuzda ‘insanın en mükemmel varlık’ olduğunu size hiç çekinmeden söyleyecektir. Öyleyse aklımıza gelecek soru; biz eğer en mükemmelsek, bizden mükemmeli yoksa uğruna adaklar adadığımız, dualar okuduğumuz, adını ağzımızdan düşürmediğimiz ‘tanrı’nın gücü bu kadar mı? Ve dürüstçe cevap verin, insan sizce mükemmel bir canlı mı? İşte bu noktada Hawking çok güzel bir söz söyler: “Bir tasarımcıyı işaret ederek izah etmeye çalıştığınız varlık istatistiksel olarak ne kadar olanak dışıysa, tasarımcısı da en az onun kadar olanak dışıdır.”
Bu üstünde düşünülmesi gereken bir söz…

Ayrıca bahsettiğimiz bu kişiler şu anda doğada bulunan her şeyin mükemmel olduğunu da savunur. Evrimin kanıtını isteyen bu kişilere “nereden biliyorsun, sınadın mı, bilimsel verilerin nerede” diye sorduğumuzda göstereceği kaynağın metafiziksel olmayacağına inanmak da oldukça güç.

Burada şu da düşünülebilir; eğer bir organ, işlevini tam yerine getiriyorsa o mükemmel değil midir? Cevap vereyim değildir, neden benim gözüm gece karanlığında görmüyor, görse daha iyi olmaz mıydı? Neden apandisitim var, olmasaydı daha iyi olmaz mıydı?..

Bu ve bunun gibi sorular da insanın ne kadar mükemmel(!) olduğunu gösteren birer küçük örnek olsa gerek…

Şimdi gelelim o çok ünlü soruya; peki günümüzde insanlar neden evrimselleşmiyor? Nedeni oldukça basit, evrimin oluşması için genel olarak iki gerekçe aranmaktadır bunlardan birincisi doğal seçilimdir; bunun oluşabilmesi için canlıların birbirinden oldukça değişik ortamlarda yaşaması şarttır, fakat günümüzde insanlar çevrelerini istedikleri gibi değiştirebildiklerinden bu özellik ortadan kalkmaktadır. İkincisi ise genetik sürüklenmedir; artık gebelik anormal durumlar olmadıktan sonra kontrol altında gerçekleştirildiğinden bu faktör de ortadan kalkmaktadır. Fakat bu eskiden iki ayrı insan türünün olmasını engellememiştir. Soyu tükenen neandertaller bunlara çok güzel örnektir.

Bir diğer çok sorulan soru ise şu; o kadar modern teknolojiye sahibiz, neden bir hücreyi meydana getiren bileşenleri bir araya getirdiğimizde canlı bir hücre yaratamıyoruz?
Bu soruya Sayın Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy’un cevabı müthişti; ışık hızı var mı, var, biliyor muyuz, biliyoruz, peki neden o hıza çıkamıyoruz?!

Peki din adamları neden bu teorinin üzerine gitmekte ya da sadece bu konu üzerine odaklanmaktalar? Bence bunun üç nedeni var; birincisi insanları uyandırmamak, ikincisi dogmalarını her yana yaymak, üçüncüsü de bilimin ışığını karartmak. Vatikan’da Papa dahi Darwin’den özür dilerken ülkemde böyle işlerin yapılması da oldukça mantıklı(!) elbette.

Sonuç olarak bir televizyon programından bu kadar şey öğrenebileceğimi düşünmüyordum. Özellikle Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy’u bire bir dinlemek isterdim. Bu yüzden sadece karı kız bulmaya yarayan tüm felsefe gruplarına seslenirim; böyle adamları üniversitelere davet edin, bilmeyenler bilgilensin…

Bu yazı toplamda 277 kez okunmuş...

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live