Ocak 2008 Tarihli Yazılar Gösteriliyor

İş

5 Yorum Var

Tatilimin en güzel anlarını geçiriyorum, yok abi yok ev gibisi cidden yok. Yurdumda hep odadayım diye sıkılırken, evde aynı durumda sıkılmıyorum. En hoşuma giden şey de bu zaten…
Yaratıcılığımı da geliştiriyor bu melet. Bu vesile ile hayalini kurduğum stop motion filmi çekmeye başladım. Çok emek isteyen bir iş ama sonucu o kadar güzel oluyor ki tadından yenmiyor…
Bu aralar işlerim de rast gidiyor zaten, cidden bir moral patlaması var, onun içindir ki ne duygusal depresif takılacak, ne de hayatı sorgulayacak halim var. Hele ki bazı işlerim de varken sorgulama yapmak baya sona kalıyor…
Kısacası efendim; tosbaa camiye kadar gitti, hemen geri dönecek…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Evimdeyim en sonunda, huzurun bu kadarını başka hiç bir mabet de görmedim, zaten hiç bir mabede de inanmadım…
Evimin penceresinden soğuk giren bir odasında, ucu bucağı dağlardan görünmeyen kasabamda, çamurlu musluk suyunu içtiğim güzel yuvam. Her şeyi anlatmamı isteyen annem, torun bekleyen babam, beni sevdiğini gözleriyle belli eden dedem…
Daha ne isterim ki bunlara sahipken…
Her şey çok kolay onların kanatlarının altındayken, yalnızlığımı bile hissetmiyorum, tanrı nerede?
Tek derdimiz akşam yemeğinde ne pişireceğinizse, huzuru iliklerinize kadar hissediyorsanız, boş verin her şeyi, yaşamaya bakın…
Ufak bir kız olsa, kollarımın arasına alsam onu daha güzel olur belki her şey, fakat şu anda dostlarımın minicik mesajları bile yetiyor, dertler bir süreliğine kapsama alanı dışında…
Ne demiş Rıfat Ilgaz;

Ben ölmedim…
Beni öldüremediler de;
Yaşıyorum, yaşıyorum iste,
At kıçında sinek gibi,
Tövbe, tövbe!

Düştükse itibardan;
Ölmedik ya, yaşıyoruz iste,
Yaşıyoruz dedik,
Yaşıyoruz be!
Hey, fincancı katırları!

Öptüm…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Doll

5 Yorum Var

Öldüğümü sandığınızı sanmıyorum…
Bir haftadır popoma kaçan finallerle cebelleşiyordum o kadar…
Dün İzmir sahilini dolanıyordum, sonra rakı içmeye gittim, kederli değilim, mutlu da değilim, öylesineyim…
Şehrimin halka açık erotik sahnesinin çimlerine uzandım, sevişen bir yığın çifti seyre koyuldum, hepsine teker teker acıdım, tanrıya da kızdım, gerçi sinek kanadı kadar değerim yok onun gözünde ama…
Aşk kutsal bir şeydi, öyle herkese bahşedilmeyen; ama bu duygunun bir içgüdünün sonucu olduğu kafama ilk defa bu kadar net yansıdı. Hepsi çiftleşme iç güdüsünün eseri, yoksa kimsenin sanmıyorum bir kıza/erkeğe aşık olacağını, onların dertlerini çekeceğini, kahırlarına katlanacağını…
İşte bu güdüyü dışarı çok yansıtanlar ‘kaba, saba insan’, az yansıtanlar ‘romantik, duygusal insan’ oluyor. Fakat gece karanlık çöktüğünde hepsinin karyolasından gelen sesin ritmi fazla değişik olmuyor, değil mi?
“Biriyle birlikte olmam, yalnız olmadığım anlamına gelmez.” demişti adaşım bir gün, haksız da değildi; zaten her zaman yalnız olacağımızı birileri bize lütfetmişti…
Her şey domino taşı gibi yıkılırken, hayatı çok monotonlaşan, kendini yalnız hisseden, hayattan bıkmış kişilerin tanrıya püskürmesi de ilginç; kendilerinin işe yaramaz olduklarını kabullenemeyen kişiler, benim gibi sanki…
Koca bir dönemi de kapattım, bölümümü sevdim, hiyerarşisini anladım, bazı kişileri tanıdım, bazılarını sevmedim, eski defterleri kapadım, içime girmek isteyen hâlâ yok, içime girmesini istediğim hiç yok, doğum günüm de geçti, bir öpücük dahi almadım, anne seni seviyorum…
Son olarak, rakı iyi bir içecek değildir, affet beni tanrım…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde Seville’de bir berber varmış. Fakat bu bizim bildiğimiz berberlerden değilmiş. Öyle herkesin saçını sakalını kesmezmiş. Sadece kendi saç ve sakalını kesmeyenleri tıraş edermiş. Peki soralım sizlere bu berber kendi saçını da kesebilir mi?

Tarihin ünlü paradokslarından biridir bu, tıpkı Akhilleus’un sadece 10 metrelik ufak bir mesafeyi, sırf yolunu yarıladığında hızını da yarıladığı için bitirememesi gibi. Neyse efendim bugünkü konumuz bu değil…
Bir kaç gün önce finalin verdiği acıyla internette dolaşırken Warner Bros’un şekline kafayı taktım, çok tanıdık geliyordu, kesin binlerce kez bunu görmüştüm fakat daha derin bir anlamı vardı benim için. Psikologlar yapar ya hani kendi içimde çocukluğuma indim ve tepemdeki şarter o zaman yerinden fırladı…
Buggs Bunny, Dufy Duck, Sylvester, Twitty, Road Runner, Coyote (kısaca idioticus), Yosemite Sam, Pépe ve yegane avcımız Elmer Fudd. Evet, sizlerde hatırladınız değil mi, küçüklüğümüzün vazgeçilmezleri, ölümsüz kahramanlarımız…
İlk renkli televizyonların yayılma çağıydı, yeni bücürler bilmezler, yeni yeni İlk renkli televizyonların yayılma çağıydı, yeni bücürler bilmezler, yeni yeni Transformers’ın sonuna gelinmişti, hatta ben pek de sevmezdim, arabalar hiç de konuşacak cinsten değildi çünkü. Neyse, sonra kocaman renkli renkli halkaların bulunduğu, üstünde kocaman WB yazan ekran görüntüsünün önünde havuç yiyen bir tavşan belirdi ve başladı koca bir öykü…
Her bölümü en az yüz kez seyretmişliğim vardır, hele ki benim favorilerim olan Coyote ve Road Runner bölümleri ya da çizerlerle dalga geçilen bölümler. Hepsi birer klasik halini alalı çok yıl oldu, fakat bugün bile seyrettiğimde kahkahalarımı esirgeyemiyorum…
Özellikle ACME serisi silahların, eşyaların mühendisliğini nerede görebilirsiniz, akıl sır ermeyen, hiç biri bir işe yaramayan, hatta hiç çalışmayan şeylerdi onlar, hele ki bir ayrıştırıcı silah vardı ki birleştiricisinin olmaması olanaksızdı…
Her biri gerek grafiksel, gerek müzikal anlamda birer başyapıt olan bu eserlerin en güzel özelliği ise biz bücürlere iletilmek istenen mesajların gizliden gizliye verilmesiydi. Öyle Susam Sokağı’ndaki aptal ağabeyler ablalar gibi ‘arkadaşlar yalan kötü bir şeydir, değil mi Ali? Hadi bunun hakkında şarkı söyleyelim; yalan kötüdür, yalan kakadır, yalan boktur…’ benzeri olaylara hiç girmeden her şeyi bir tamam anlatırlardı…
Yeni yetmelerin seyrettiği ‘anima’lar ya da bir kaçı hariç hiç ilgimi çekmeyen Japon çizgi dizileri bana göre zaman kaybından başka bir şey değil. Karşıysanız söyleyin, ben de size gidip Bugs Bunny’nin 1946 yapımı “Rhapsody Rabbit” filmini dikkatle seyretmesini öneririm. Acaba hangi ‘made in japan’ çizgisinde piyanonun tuşlarına bu kadar dikkat ediliyordur…
Çocukluğum bir kasabada geçmesine rağmen çok güzel, çok neşeliydi. En azından bir şehirliye göre istediğim şekli verebileceğim, kırılmayan, kaybetsem de tekrar tekrar bulduğum, hem de bedava olan bir değere, “toprağa” ve bolca “hayal gücüne” sahiptim. Yoksa kim sabah dağılacağını bile bile çamurdan arabalar yapar ki?
Özlüyorum seni saf, tertemiz, insan hayatı dokunmamış çocukluk ruhum…
Sonuçta That’s all Folks!

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Fa$o Aga

9 Yorum Var

Yarın finallerim başlıyor. Kafam dinç, hiç bir derdim yok, sonuçta aptalca bir kaç sınav. Hayatım boyunca hiç bir sınavdan korkmadığım gibi bunlardan da korkmuyorum, hatta bir haftadır sayelerinde küfür dağarcığım o kadar gelişti ki…
Ayrıca takmış bulunmaktayım bu kadar formülü ezberleyince başımızın göğe mi yoksa dibe mi değeceğine. Nedir yani, yüzlerce formülü ezberlemek beni mühendis mi yapacak, tabi ki hayır, ee güzelim profesör olmuş ‘öğret-men’ lerim bunu bilmiyorlar mı? Gerçi onlar da haklı, ne kadar ekmek o kadar köfte davası her şey. Sonra beyin göçü oluyormuş, emperyalizme yatırım yapıyormuşuz vb. Sorarım size, fikrinize değer verilmeyen, bilimsel önerilerilerinizin desteklenmediği, nuh nebiden kalma koşullarda çalışmak istiyorsanız buyurun size koca 3. dünya ülkesi, tepe tepe kullanın. Ben şahsen ampulü tekrar tekrar bulacağıma, lazere geçerim daha iyi, değil mi ama?
Ayrıca insanları da anlamamakta direnmekteyim eşekler gibi; daha düne kadar sizi sokakta görse ‘selam’ vermemek için yön değiştiren, kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan vatandaşın, poposu sıkıştığında ilk sizi bulması da çok garip bir olay. Daha ilginci de tüm bunları bildiğiniz halde o ‘koca kafalı’ya yardım etmenizdir. Ee kızmasınlar ama tarihte ‘en iyi salağa yatan yaratıklar kızlardır’ diye boşuna dememişler, şeytanın akranları, ne yaparsınız; tanrı bile ademoğlunu dünyaya gönderdikten sonra baş edememiş ki ‘alın kardeşim siz uğraşın’ demiş…
Ayrıca öküzün altında buzağı arayan vatandaşlara da hayranım. Hani derdim ya defoluyum, işleri yüzeysel anlayamıyorum hep derinine iniyorum diye, büyük konuşmamak lazımmış. İnsan yaratıkları öyle şeylerin altından, ki bunlar bilumum hamam ve bok böcekleridir, buzağı bulabiliyorlar ki insan şaşırmadan edemiyor. ‘Ee sonuçta herkesin içi fesat ne yaparsın’ diyenler olacaktır, doğrudur, onları ‘bana bulaşmayın lütfen’ kategorisine koymak istiyorum…
Sonuçta;
“Sen faşo neye derler bilir misin, aha bizim ülke kızları vallah faşodur!”, he he, zor vesselam zor…
Yarın yüzlerce formülü olan fizik finaline giriyorum, saat 12 sularında popomdaki kraterin büyüklüğü çıplak gözle görülebilecektir, herkese duyurulur…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

10.01

7 Yorum Var

Bugün benim doğum günüm…
Dünyaya kazık çakmaya çalışacağım ilk gün bugün…
Ebenin, o zamanlar doktor yokmuş, benim bembeyaz kıçıma ilk tokadı şaplattığı, annemin çiğ sütünü emdiğim ilk gün…
Kim derdi bu 3 kilo 100 gram hücre yığını, büyüyecek, üniversitelere gidecek diye? Hı söyle bakalım sen diyebilir miydin?
Kimileri bu rastlantısal sonuçlara ‘mucize’, kimileri de ‘saçmalama lan, allahın işine nasıl rastlantı dersin’ diyor. Varsın diye koysunlar, hayat onlara da nanik çakıyor bir taraftan da gariplerimin hissettikleri yok…
Bugün benim doğum günüm, sadece benim…
Sanki gezegenler, yıldızlar sözleşmiş bugün beni ‘oğlak’ burcuna sokmak için. Bak ne güzel akrep var, eşek var, yılan var; onlara neden sokmadınız beni? Gittiniz nerede en entel, en dantel burç var ona soktunuz, tepedeki söyledi değil mi bunu size, ah siz yok musunuz?..
Tamam, varsınız biliyorum…
Evet, yeni yaşımın yeni saniyelerinde yine karşılanmayan yeni beklentilerim var. Yok, artık aşk meşk istemiyorum, biliyorum onun ebediyen bana bahşedilmeyeceğini o yüzden daha kolay şeyler istiyorum, üfleyecek mumum da yok kusura bakmayın, siz gözlerini kapatın, beni böyle üflerken hayal edin, olur mu?

Hmm, ee hiç bir şey değişmedi. Alo, yeni bir yaşa girdim, hadi değişsenize, hey, kime söylüyorum, hadi lütfen, lütfen…

I wanna stay here ’til we’ve killed this bitter doubt…
I wanna hold you but my hands are tied…
I wanna sleep here but I’ve been denied…
Let’s watch the clock until the morning sun comes out…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Düşün babam düşün; hey tepelerde aklı bol olan şahıs, bana defolu olanı vermişsin, bu sürekli düşünüp duruyor, sorular yaratıyor, oluruna bırakası gelmiyor, bilim ve felsefeyle kafasını bozmuş. Bunun garantisi varsa, sürüyorsa bir değiştiriversek…
Sonunda bitiş paragrafını da başta yazdım ya, demedim mi benim biraz sarı boyalı binayı dolanmam lazım diye…
Efendim, ister evrilelim, ister ‘ahanda yaratıldım’ diye oluşuverelim, beni orası pek alakadar etmiyor; fakat neden tanrı iyilikleri isterken bizim yanımıza iyiliklerden daha çok canımızı çektiren kötü şeyler koymuştur? Hadi geçtim artık bizle oynadığını falan da, yani bu iyice dalga geçmek oluyor. Tamam, büyüksün, cidden bizim en akıllımızdan binlerce kez daha zekisin, ‘ol’ dedin mi her şeyde oluveriyor, peki neden kendini yüceltmek için bizleri yarattın? Kendine eş kuvvette birini yaratsan ve ona sözünü geçirsen daha mantıklı, daha yüce, daha kudretli olmuyor mu?
Felsefe bölümümüz burada sona eriyor gelecek bölümlere kadar hede hödö…
Bak ne güzel demiş Sezen, hemşerim olur kendileri;

Ölürüm yoluna ölürüm de yine boyun eğmem…
Yakarım dünyayı uğruna ama sana eğilmem…
Öyle sınırsız, öyle derin,
Öyle çok severim ki korkarsın
Kuruyup çöle dönsem de,
Pare pare olsam da yenilmem!

Az derine inen anlatmak istediğimi anladı sanırım, her konuda, inancımdan, aşkıma, hırsıma kadar her şeyi bir kıta açıklayıverdi işte…
Her neyse, sonuçta hayat onunla dalga geçtikçe güzel kuzum, yoksa o seninle öyle bir dalga geçiyor ki, devrin dönüyor cidden…
Bu arada nah yazıyorum buraya, bir gün öyle mutlu olacağım ki, herkes kırım kırım dökülecek kıskançlığından. Fırat dedi dersiniz; ha bu arada “sen demiştin be!” denmesinden hoşlanmaktayım. Sonuçta kim hoşlanmaz ki poposunun yellenmesinden?
Siyaset damarıma da bastılar geçenlerde, nedir kardeşim bu her şeyi uç noktada yaşama isteği, her şeyi bir kalıp içine oturtma, herkesi tek tip yapma arzusu. Anlamadınız hâlâ, M.A.L. (Make Alien Legal) herifler; saygıyı önünüzdekinden anlayan, kafasını iki kitap okuyunca dolu zanneden Tibet Öküzleri. Komünizmmiş, sosyalizmmiş, liberalizmmiş, emperyalizmmiş, faşizmmiş, sağmış, solmuş.. hepsinin ta annesini okşayım. Evrendeki en iyi düşünce akımının kaynağında ‘saygı’nın ve ‘objektiflik’in olduğunu anlamayın daha, toplum çıntarları…
Üstte ne dediğimi bile anlamayacaklar eminim ama bu millet onları yine de başlarına geçirecektir, sonra Aziz Nesin ‘bu milletin %60 aptal’ demesinmiş. Ben bu sözün arkasındayım, katılmaktayım, inanmıyorsanız bilim irfan yuvası olması gereken üniversitelere bir bakın, hangisinde bilim irfan varmış, gösterin dişimi çatlatacağım!
Cânım Atatürk, keşke bize tepeden inme haklar vermeseymiş, keşke bizler bu hakları kazanıp alsaymışız; alır mıydık orası da meçhul ama sonuçta onlar devlet babanın değil ‘bizim’ olurdu…
Neyse burada sözümü keseyim yoksa sözde düşünce özgürlüğü olan bu memlekette dayak yemem, hapse atılmam, vatan haini ilan edilmem, hatta öldürülmem işten bile değil…

Sen o alacası içinde fesatla, hangi günü gün edicen?
Ah o kaditin üstüne, bir de atlas yorgan sericen…

Bu kadını birinin durdurması lazım diyordum ama yıl 05′te o kendi kendini durdurdu benim için, saygıyla anıyoruz hâlâ…
Yukarıda birileri bir çeşit yazılar yazmış, sanırım onların hepsi hayal ürünü. Ara sıra motor tıkanıyor işte, açıldı mı da böyle kapkara dumanlar saçıyor etrafa, dizelden benzine geçmenin zamanı geldi de geçiyor bile…
Hayat haberlerini seyrettiniz, 2 gün sonra doğum günümde görüşmek dileğiyle…

-Kestik!
-Yok ağabey yok, bu millete ne anlatsan boş, sinirleniyor insan bir yerden sonra, al şu ekranı önümden, ne imiş efendim küresel ısınma varmış, sanki ben ısıtıyorum etrafı anasını satayım. Koskoca herifler, bir yığın kütüphane var gitsinler bir şeyler okusunlar, yaş gelmiş 20′ye ben ne öğreteyim millete bu yaşta…
-Klavye açık kalmış!?
-Ananı!

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

İşte zorların en zoru bu olsa gerek…
Norah bile demiş. Ne mi demiş, al bak;

“Twas Halloween and the ghosts were out,
And everywhere they’d go, they shout,
And though I covered my eyes I knew,
They’d go away…

But fear’s the only thing I saw,
And three days later ’twas clear to all,
That nothing is as scary as election day…”


Sanırım demek istediğimi anladınız, anlamadıysanız boş verin gitsin, kaç günlük dünya ne diye kasasınız ki?
‘Yok kardeşim ben kasarım’ diyenlerdenseniz bundan sonrasını okuyabilir, kafanıza bin bir türlü soru işareti daha sokabilirsiniz…
Bir günlüğüne kız olduğunuzu ve kendinizi çok yalnız hissettiğinizi düşünün, aşka susamış, ‘canıma tak etti be artık’ diyenlerden. Ve bir erkekte düşünmemişsiniz o zaman kadar, çünkü kendinizi derslerin ritmine kaptırmış, hayatı es geçmişsiniz…
Kalabalık bir yerde kendine ‘adam’ diyen yaratıklara göz gezdiriyorsunuz; kimi düzenbaz, kimisi hayalperest, birisi aptal, ikisi güler yüzlü tüccar, üçü ‘ortam olsun babamı dahi satarım’ cinsinden, ötekisi ‘metalci’ diye uzayıp gidiyor. Hangisini seçerdiniz, içlerinde olup bitenleri bilmeden, sadece dış görünüşe bakarak, ilk merhabayı deme cesaretini ilk kimde gösterirdiniz…
Empati kur, sempati kazan ikilemi burada sökmüyor anlaşılan; tren raylarının sonuna koyarlar hani, koca bir kütük, aynı bizim gibi, ona çarpmamak elde mi?
Neyse asabiyetim nüksetti yine, ne demiş Orhan Veli zamanında, ‘beni bu güzel havalar mahvetti’ diye. Ben de insanım sonuçta, her ne kadar bazen üyeliğinden ayrılsam da, benim de canım sıkılabiliyor, doğru değil mi?
Finallerim var 3 hafta boyunca, bunlardan 1 haftası tatil, sözde, kasabama gidip üzerimdeki negatif yükleri toprağa boşaltmam lazım. Sahi boşaltmam lazım derken başlığı ‘Erection Day’ mi yapsaydım…
Ne mi diyorum?
Hâlâ delirdiğimi anlamadıysan, Manisa yakın be gülüm…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Bugün eksikliğini ilk defa bu kadar çok hissettim, ilk defa karnımı parçalamak istedim. Kaloriferin yanında olmama rağmen o kadar soğuktu ki vücudum…
Öyle boş baktı ki gözlerim etrafa, öyle donuktu ki her ikisi de; patlayan her havai fişek içlerinde söndü teker teker…
Hani belki, tam ben alışveriş sepetine uzandığımda, sen de sıcak avuçlarınla kavrasan elimi, bir an utansak, sonra hiç bir söz söylemeden alışverişimizi yapsak ve bir dahaki buluşmamıza kadar sussak…
Seneye, yine aynı gün, ben geçmişime bakıp, ‘vay be’li cümleler kurarken sen ise ‘iyi ki’, ‘iyi ki’ ve ‘sonsuza dek’ li isteklerini sunsan, doğum günlerimizde aynı dilekleri tutmuş olsak, çok şey mi istemiş olurum? Olurum değil mi.!?
Yanlış yerden mi tutundum hayata, belki de çok kötülük ettim, fakat olana ne yapabilirim ki artık; elime zamk alıp, bir porselen gibi birleştiremem ki kırılan kalpleri, keşke yapabilsem, fakat zaman tek yönlü, geri dönüşü yok ne yazık ki…
‘Keşke’ler içinde yaşamayı sevmiyorum ben, önümü göremiyorum onlar varken etrafımda, devler ülkesinde her an üzerime basılabilecek küçük bir karınca gibi hissediyorum kendimi; yuvasının yolunu kaybetmiş, koca kışı etrafa atılan bir kaç izmarit parçasıyla ısınarak geçirmeye çalışan, yalnız ve sessiz…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live
Wordpress'in Gücü Adına Web Design by SRS Solutions ©2010 FxDev | ße Different Everytime! Design by SRS Solutions