Aralık 2007 Tarihli Yazılar Gösteriliyor

Acısıyla, tatlısıyla, tuzlusuyla bir sene daha geçti ömürden. Ders verici, olgunlaştırıcı, bağışlayıcı bazen açgözlü bazen de öylesineydi işte…
Hayatta iyi-kötü ayrımının hiç bir zaman kesinleşmediğini, zaman ve mekana göre rölatif olduğunu kanıtladı, teşekkürler sana 07′, akıllı oğlum benim…
08′den beklentilerim de yok değil açıkçası; kısaca söylemek gerekirse; neredeysen gel bul artık beni, canımı sıkmaya başladı bu iş benim…
Ayrıca ak sakallı dededen de şunları istemekteyim bu yıl için;
- Aileme, arkadaşlarıma, kendime, özellikle babaannem ve dedeme bol sağlıklı günler…
- İyi bir transkript…
- Kendi ayaklarım üstünde bu sene de durabilmek…
- Pişman olmamak…

İnsan daha ne isteyebilir ki…

We’re heading for Venus and still we stand tall…
Cause maybe they’ve seen us and welcome us all
With so many light years to go and things to be found…
I’m sure that we’ll all miss her so…

It’s the final countdown…


10-9-8-7-6-5-4-3-2-1-0!

But tomarrow, the same damn thing again;

365-364…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Annus

4 Yorum Var
“Yazacak hiç bir şeyim yoktu önceleri, o günden sonra ise söyleyeceklerim bitti, sustum, hiç konuşmadım…”
Sanırım bir senenin özeti bu olsa gerek. Saçma sapan ‘milleti ben kurtaracağım’ edalarının işe yaramadığını, kimsenin sana nokta kadar değer vermediğini, en yakınından, en uzağına kadar herkesin ‘Brutus’ rolü biçtiğini ve bu koşullarda bile ailenin senin her daim, her ne kadar olayları bilmeseler de, yanında olduklarını öğrenecektin. Yaşına tecrübe, aklına sorular, kalbine buruk bir sevgi katacak; dilde dolanan yalanlar ile sineye çekilip kalacaktın…
Dün gibi aklımda olanlar, unutmadım, unutmayacağım da…
Kendim için…
  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yakamoz

3 Yorum Var

Kırmızı yanaktan dökülen güller,
Çatlak dudaklar ucunda sözcükler,
Bembeyaz ten üzerine işlenmiş bir kaç hüzün çizgisi,
Köşeye sinmiş bir kaç anı tanesi,
Yalnız bir adam,
Dertsiz bir kadın,
Ve gecenin tok sesleri…

Kim bilir, belki de gönül işi…

İki gün sonra, öldüğü günün yıl dönümü…
Yine yalnız, yine tok sesler…
Nemli tahta kutunun içerisinde,
Beyaz bir kumaşla,
‘..ve eşheduenla…’ diye başlayan söz de küçük bir nokta;
Yalnız bir adam,
Dertsiz bir kadın…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Anlatacak bir şeyi yoktu…
Kaçamak öpüşen bir kaç sevgilinin yanında arka fondu o…
Figüran…
Alışveriş merkezlerinde çocuklar onlar için gelen bayrama hazırlanıyorlardı…
Işıklar, ağaçlar, ufak tefek oyuncaklar…
Ağızlarından duman çıkan insanlar vardı…
Geçerken yanlarından, kulaklığından binlerce nota dökülüyordu…
Her şey farklıydı o gün, bir kızla bile tanışmıştı…
Hoştu da, telefonunu bile aldı…
Hayatının en mutlu günüydü…

Şimdi kanlı kurşuna donuk gözlerle bakarken…
Yazıyordu arkasında telefon numarası yazılı kağıdın;
‘Bu gün çok güzeldi, fakat bitti.’
Bitti…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yok artık bu kadar da olmaz dedirtecek bir olaydır bilim kurgu filmleri, her ne kadar bir çoğu New York yöresinde geçse de. Doğru diyeceksiniz ki ‘Urfa da Hürriyet Heykeli vardı da biz mi kellesini uçurmadık?’; ben de size diyeceğim ki, ‘ne kadar para o kadar köfte’…
Star Wars serilerini bulup, art ardına seyredip psikopata bağlamam lazım, hem de aralarında 120′şer derece bulunan üç fazla…

‘Oh little town in USA,
The time has come to see there’s nothing you believe you want…
But where were you when it all come down on me?
Did you call me, NO…’

And ‘tosbaa’ says; “Sometimes fascism is very useful for human evolution. We must eliminate useless people which are sick, disabled and like these and protect strongest and healthiest. Then we’ll put crosswise their DNAs, and create the most intelligent human in universe to destroy other planets like Earth…
Finally, meine fuehrer Hitler, we’ll win the god war. Sieg heil, sieg heil!”

*Gorillaz…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yine geldik çattık bir bayrama…
Belirtmiştim, belirtmeye de bu gidişle devam edeceğim. Sevmiyorum bu günü, hele ki kendi düşünceme, kısacası dinime; gerçi benim dinim de yok ama ait olmayan bir günü neden kutlamak zorunda bırakılırım anlayamadım gitti. Tamam, bir yere kadar toplum kurallarıdır, hoşgörüdür, falandır fakat bu bayramın ilginç bir özelliği daha var; katliam…
Şimdi bir kaçı kızacaktır, vay efendim onlar bizlere sunulmuş nimetlerdir, tanrı onları bize yararlanalım diye yarattı, İsa zaten çobandı, Anjelina Jolie’nin dudakları çok büyüktür falan…
Hikâyeyi biliyorsunuzdur, onun için anlatma gereksinimi hissetmiyorum…
Ayrıca size bir de but ayırdım, en yağlı kısmından, eritin eritin yemeklerinizde kullanın…

Madem düşünüyoruz öyleyse varız, yoksa kendi varlığımızı kanıtlayamadığımız gibi var da olmayız, o zaman saksıyı az kullanmanın vaktidir dedim giriştim işe; öncelikle bir yaratıcı olduğu kesin, fakat bu üstün zekânın ki kendisi sizlerden epey bir akıllıdır, kurbanla, onun ne biçim kesilip kaçta kaç oranında dağıtılacağı ile ilgileneceğini sanmıyorum. O ki atomun derinliklerinden, evrenin uçsuz bucaksız alanlarını tasarlamış, 4 bacağı, süngerimsi bir beyni olan ufacık bir koyuna kafa yoracağını sanmam, hele ki ortada egoist biri söz konusuysa…
Gariptir, bazen de sorarım kendime, tanrı dediğimiz ulu kuvvet, hiç kimseye muhtaç olmadan yaşarken, neden bizleri yaratma gereksinimi duymuştur; neden cinleri, melekleri, ona yamuk yapacağını bildiği halde şeytanı ve insanları yaratmıştır? Ben burada susuyorum, çünkü düşündükçe örümcek ağına yakalanmış uğur böceği gibi havasız kaldığımı hissediyorum…
Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, siz bir varlığı alın, içine ölüm korkusunu yerleştirin, o yetmesin bir de üstüne ölümden sonraki safsatayı koyun. Ee sonuçta evrilerek gelmiş, doğuştan korunmasız bu küçücük akıllar bu soru işaretini nasıl noktaya çevirsin?
Zor olsa gerek…

Bu arada, have a nice feast darling…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Above Ground

14 Yorum Var

Underground I’m waiting..
Just below the crowded avenue…
Watching red lights fading out of you…

Güzel bir şarkıyla başlamak istedim bugünkü saçmalamama…
Evet sonunda bir hafta doldu, mutluyum, god bless me baby. Ee demiştim ben, insan her ne kadar sosyal bir yaratık da olsa, her ne kadar tanrının dışkısının toprağa karışmasıyla oluşsa da yalnızlık bizlere de mahsus olup, güzel görünebiliyormuş; tabi takmadığınız sürece…
Bugün ilk fotoğraf makinemi de aldım, böyle kocaman ekranlı, parlak, siyah bir şey. Huyumdur, kurusun, bir şeyleri insan hayatına benzetmek; işte yine oldu, ampulüm yandı kafamın üstünde ve kedi kulaklarım kesiliverdi birden…
Fotoğraf makinesi işte, önüne geleni çeker, öpüşmenizi, ayrılışınızı, küçük bir çiçeği, üzerinde duman tüten inek bokunu, ineği.. fakat bir sorun vardı, kendini asla çekemezdi, bu en dandik alette de böyleydi en pahalısında da. Bize benziyor dememiş miydim, işte bomba burada patlıyor, kendimizi tanımlandırmak için etrafımızda ‘biz’lerden olması gerekiyor. Garip ama gerçek, insanın yüzyıllardır kendini bulma, kendini bir yere koyma çabasının sonucunda yine insan faktörü ortaya çıkıyor…
Bazen düşünüyorum sosyoloji mi yazsaydım ben…
Neyse, mademki insan bir ilişki hayvanı, o zaman sosyalleşen bu hayvancıklar kendi aralarında iletişmek zorunda. Burada da kafamı kemiren bazı sorular yok değil. Bugüne kadar insan ilişkilerini sıralarsam genel olarak şöyle bir tablo çıkıyor:
Birincisi, insanı dost ve arkadaş diye ikiye ayıranlar:
-Buradaki insan vatandaşlarının yakın oldukları 3-4 dostu ve popolarının havada olması nedeniyle pek takmadıkları, olsa da olur olmasa da olur dedikleri, belki de kendilerini güvenceye almak için oluşturdukları arkadaş topluluğu vardır. Dost uğruna arkadaşlarını gayet ucuz bir fiyattan elden çıkarabilir, arkadaşlarının onu önemsemesini pek kafasına takmaz. Eşeyli üremeye sahiptirler ve erkek olanları bir seferde 10 milyon sperm bırakabilme kapasitesine sahiptir. Doğal yaşam ortamları ‘cool’ diye tabir edilen kafelerdir. Dünya üzerinde pek bir etkiye sahip olmasalar da, besin zincirinin tüketiciler kısmında yer alırlar. Garip bir sosyo-psiko-hayvan sınıfı işte ya da tek hücreli mi deseydim, neyse biyolojiyi de unuttuk zaten…
İkincisi, yakın olduğu her insanı dostu bilenler:
-Buradaki iki bacaklı deneklerimiz, arkadaş diye tabir ettiği her kişiyi aynı zamanda dostu ilan eder kendi küçük göğüs kafesinde. Güvenir, güvendirir, sırlarını paylaşır. Fakat yukarıda bahsettiğim öglena hayvanı bu tek hücrelilere bazen büyük zarar verir, onları yalnızlığa mahkûm eder. Fakat hayatında 1-2 dost denilen kişiye sahip bu grup mantarları, hayatı sorgulamak, ona yeni bir bakış açısı getirmek için gelmişlerdir. Hani (gerçek) entelektüel dediğimiz gözlüklüler vardır ya, işte geneli bu gruba girer. Eşeysiz ürerler, dolayısıyla bir eşe mahkûm olmadan hayatlarını sürdürebilirler. Fakat her zaman, eşeyli üreseydik ne olurdu diye de düşünmeden edemezler…
Üçüncü ve son grubumuz ise herkese arkadaş gibi yaklaşanlar:
Evet, bu gruptaki insanlar günümüz gençliğinin büyük kısmını oluşturmaktadır. Ortam insanı diye tabir edilirler, genelde mutualist bir yaşam sürüyorlar gibi de görünseler, aslında büyük bir haşere grubudurlar. Ortam ne olursa olsun, rock, pop, arabesk, caz.. bunlar her çevre grubuna adapte olurlar. Kısacası rüzgar nereye onlar oraya hesabı. Erkek ve dişi olanları çok eşli yaşar, eşsiz yoldan eşeyli ürerler. Bu gruba genetik açıdan girmeye zorlanan dişilerinin doğal yaşam ortamları Levis, Collezione ve Adidas gibi yerler olmakla birlikte, erkekleri Nissan, Mercedes vb. gibi vitrinlere vantuzlarıyla yapışık halde doğarlar ve ömür boyunca orada yaşarlar…
~~~


Sosyoloji dersimiz bugünlük sona eriyor…
Yukarıdaki küçük hanımı tanıyanlarınız vardır, yoksa da siz hâlâ dünyanın bazı zevklerine varmadınız demektir…
Bu caz kraliçesi geçen yaz memleketimin en nefret ettiğim iline, İstanbul’a geldi. Gidemedim, neden gidemedi mi yok işte, sadece gidemedim. O, orada “I’ll be with you someday…” diye haykırırken ben evimde iç çekiyordum…
Ama dün annemle konuştum, iki bayram arası olmaz dedi, beklemelisin dedi. Bekledim, yüzükleri dahi aldım, zaten ufacıcık parmağı vardır onun, neyse yine içim cız oldu…
- Ne olmuş ne olmuş?
Sen bir sektersene…
Son olarak Ferhan Şensoy’un Üç Kuruşluk Operasını seyrettim bugün. Müzikalleri sevmem, zaten oralarını hızlı hızlı geçtim videoda. Neyse oradan bir sözle veda etmek istedim, siz çift hücrelilere…
-Aferin oğlum tosbaa, tek deseydin alınırlardı zaten…
-Sen sektermeyecek misin?
- !!?
Ferhan Şensoy söylüyor:
-Atatürk ideolojik tercihini yaparken, hepinizin aptal olduğunu Aziz Nesin’den çok daha önce anlamıştı…
-Atatürk hiç bir zaman böyle hıyar bir duruma düşmemişti. Çünkü Atatürk bizim gibi bir dallama değil. O, bir idealin peşinde bir aşk gibi koşmuş, hayatı boyunca kendi adına hiç bir çıkar derdine düşmemişti…
Biz Özal görmüş Atatürkçüler, Atatürkçülüğün anlamını yitirdik. Şimdi Erbakan dışında herkes Atatürkçü, yılda bir gün Erbakan da Atatükçü, Fettullah Hoca(!) tamamen Atatürkçü…
Atatürkçülük böyle herkesin benimseyebileceği salak bir ideoloji olamaz ki…

E hadi bana müsade…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yavrum

9 Yorum Var

Bir rekora doğru koşmaktayım, kaldı 2 gün; azıcık daha dayanabilirsem 1 haftamı mutlu bir şekilde geçirmiş olacağım. Emin adımlarla ilerliyoruz…
Bu arada hayatın içsel durumlarına dalmayıp, sadece gerekli kısımlarınla ilgilenince durumumun o kadar da karanlık olmadığını fark ettim. Fakat gaza gelmemek, tüp gaz niyetiyle havaya karışmamak lazım, bunun da bilincindeyim. Mesela hala beni ilgilendiren durumlarda, olayın en kötü tarafını düşünerek gelecekteki adımlarımın güvenle atılmasını sağlıyorum. Sonuçta hem birçok gereksiz sorunla bombardımana tutulmuyorum, hem de adımları sağlam atıyorum…
Bu arada sevgi-aşk-ihtiras şeytan üçgeninin kendimce formülünü çıkarmış bulunmaktayım. Magazin programları tabiriyle; ‘aşk’ in, ‘ilişki’ out…
Nasılsa bir gün şırank diye karşıma çıkar o niyeti bozuk bayan, o zaman planlarımızı kaynaştırır, ‘yolum’ kelimesinin sonuna ‘-uz’ eki getiririm…

Sana senden başka kimselerden hayır yok…
Niye konuşmazsın sen karnın mı tok?
Öküz gibi bakarsan tren durmaz ki…
Kimin eli kimin cebinde haberin yok…

Ayrıca fark ettim ki yüzünüze karşı sizin dostunuz olmadığını söyleyen insanlardan, yaptığınız bir saçmalık yüzünden özür dilemek insana acayip koyuyor. Fakat şöyle bir durum varki hayatta böyle insanları da tanımak tecrübelerimizin ‘artı’ hanesine yazılıyor…
Hıı bu arada ruhumda değişmeye başladı sanırım, etrafımdaki kimselerden de aynı şeyleri duymaya başladım, gariptir. Ama ne yapabilirim, ilgimi çekmeyen bir konu hakkında sırf laf kalabalığı olsun diye konuşmak bana çok saçma geliyor. Kısaca örnek vermem gerekirse; bana ne beni ilgilendirmeyen bir A dizisinin oyuncusunun aşk giydiği çizgili dondan. Yanlış mıyım kuzum?
Önüm arkam sağım solum,
Şeytanın içi bu bu tuzak…
Vay beee, yazık…

Artık kimseye ‘potansiyel sevgili’ gözüyle bakmadığımdan da rahatım, diğerleri gibi kasmama da gerek yok. Hayatımda ilk defa robot yaparak somut bir şey de yarattım, hatta onun artık tanrısı benim, bunun da heyecanı var…
Eh tanrılığa kadar yükselmişim, insan başka ne ister ki?
-Tamam tamam, biliyorum, istekler sonsuzdu…
Hmm bitti…

*KuRban’ı özlemişim…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Mutluyum bugünlerde, nedenini sormuyorum bile sadece bu mutlu anı yaşıyorum, acımasızca harcıyorum onu gitsin…
Dün bir kız vardı karşımda, küçücük biri ama kalbi çok büyüktü eminim. Sabahladık konuşurken, o anlattı ben dinledim, bazen ben gevezeleştim o cıvıklaştı falan. Ama aklımdan da geçmedi değil, 10 dakika önce tanımadığım biri beni ne kadar da mutlu etmişti. Belki adından olsa gerek, bilemiyorum. Bu arada güzel felsefe yapıyor yaramaz, taktir ettim açıkçası…
Bugün de beni şaşırtan bir kaç kişi oldu…
Hayat beni ilgilendirmeyen konuları takmayınca güzelleşiyor mu ne?
Şey, sadece mutlu…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

VII

6 Yorum Var

7
Bu sayının hayatımdaki anlamı çok büyük… Bilmem neden ama sanki beni kendine çekiyor…
Tamam tamam, şimdi herkes ‘The Number 23′ e benzediğini söyleyecek ama öyle değil eminim…
Neyse konumuz bu değil, bugünkü konumuz şu anda Ankara’da bulunan Milli Piyongo binasında çekiliyor ve toplar dönmeye başlıyor. Evet, toplar durdu, ilk şanslı topumuz ’7′.
Ben çekiyor dememiş miydim?
Neyse gerçekten hayat takmayınca güzel, her şeyi basite indirgeyince kolay ve pembe dünya oralarda bir yerde… Canımı sıkmıyorum, çünkü onu sıkacak şeylerden; tafra, afra, surat, küsmek, küsmemek, darılmak, gerilmek, uzak duruyorum. Şurada 60-70 yıl ha yaşayacağım, ha yaşamayacağım; onu da sizin küçük oyunlarınıza alet edemem ben. Böyle büyüyemezsin diyeceksiniz değil mi? Valla orasını burasını bilmem ama bu küçük oyunlarla pek büyüyeceğimi de sanmıyorum…
Neyse gurbetteki dostlarımı özler oldum, yazın yaptıklarımızı arar oldum. Sadece bize açık olan büfeden karnımızı doyurmamızı, ülkeyi kurtarışımızı, kavga edişimizi, mangal yapışımızı… İşte o adamlardı beni büyüten, karnımı doyurup, yere düştüğümde elimden tutup, üstümü silkeleyen…
Az kaldı, sadece 7 ay…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live
Wordpress'in Gücü Adına Web Design by SRS Solutions ©2010 FxDev | ße Different Everytime! Design by SRS Solutions