İçlerinde kaplumbağalar, kelebekler, kuşlar, arılar yaşayan koca orman bir gece sihirli bir el değercesine beton binalara döndü; temeline suçsuz birçok canlı, içlerine ise yaşayan sarışın, esmer, kızıl, uzun, kısacası her türden ölü girdi…
Bu yaşlı gezegenin maviliği siyaha, yeşili griye dönüştü. Damarlarından zehir aktı. Her yeri delik deşik edilip, özü sömürüldü…
Toprak çatlaklarla dolmuştu ve biz bu çatlakları dolduran bir damla su ile çaresizce koca bir çınar oluşmasını bekledik. Bazı insanlar(!) en kirlenmemiş yerleri sığınak yapmıştı. Kendilerini kurtarabilmek için çocuklarını feda etti. Biz ise sürekli göç ediyorduk. Bazen kuzeye ya da güneye bazen de ekvatora… Acıktığımızda en yaşlımızı, en güçsüzümüzü yiyorduk. Canlı olup olmadığını bile bilmediğimiz tohumlara asla dokunmuyorduk. Çünkü onlar bir gün tekrardan yeşerecek olan Dünya için gerekliydiler…
Petrol yüzlerce yıl önce bitmiş, bir damla suyun fiyatı insan kanından fazla olmuştu, çiçeklerin kokusunu taşıyan rüzgârlar artık kükürdün o acı, keskin kokusunu bizlere hissettirir olmuştu. Yağan yağmurlar derimizi yakıyor, zaten ölü olan çevremizi bizimle birlikte iyice öldürüyordu…
En yaşlılarımız bunların suçlusunun insanlar olduğunu, bize anlatılan volkan patlamasının yalan olduğunu söylüyorlardı. Onlar bize büyük büyük dedelerinin hayvanları gördüklerinden, onların da bizim gibi olduklarından bahsediyordu. Fakat biz, çiğ çiğ et yiyen bir insanın bile bu kadar canileşeceğini hayal edebilmek için yaratılmadığımıza emindik…
Yaratılmak… Tanrı bizi terk edeli çok olmuştu, bizi burada yapayalnız bırakmıştı…
Bir kaç bilim adamı, insanlar için umut yolculukları yapmaya çalışmış fakat çıkarlarına ters düşen kişiler tarafından sabote edilmiş, bu umutları başlamadan bitmişti. Bazıları bize, orada bir Ay’ın olmadığına inandırdı; zaten olsa da oraya hiç kimse gidemezdi…
Kâğıt kelimesini asla kullanmadık. Küçücük bildirge için kölelerimizin derileri canlı canlı yüzer, etlerini yamyamlaşan diğer kölelere verirdik. Geriye kalan kemikleri ise yakacak olarak eli silahlı adamlar tarafından toplanırdı…
Ve bir gece uzaklarda parlayan binlerce havai fişek gördük. Işık yaklaştıkça derimizin eridiğini hissettik. Gözlerimiz kömürleşinceye kadar kimisi alev almış, kimisi yanan birçok insan gördük, olanlara tanıklık ettik…
Bu günden sonra mikrobunu yenen Dünya kendine bir an önce geldi; griler ve siyahlar yerlerini tekrar mavi ve yeşilin egemenliğine bıraktılar. Sular tekrar akmaya başladı. Balığa benzer canlılar özgürce dolandı koca okyanuslarda, kuşlar gibi kanatlı bir diğerleri ise bir kayanın tepesinden ulu yeşili seyrettiler…
Canı küçücük tohumlar vermişti, umutlar ise geleceği yeşertmişti…
İnsansız bir Dünya’da hayat daha canlı, renkler daha renkliydi…
Ve tüm ruhların akıllarında söylenecek tek bir cümle vardı: What a Wonderful World…