Ağustos 2007 Tarihli Yazılar Gösteriliyor

Çocuk seneler sonra çimlere uzanmış gökyüzünü seyrediyordu. Hafif bir esintiyle kızın saçları gözlerine gelmişti. İkisi de yıllar sonra gelen tozlu mutluluğun keyfini sürmekteydiler. Yavaş yavaş ikisi de ellerini birbirine doğru götürdü; önce işaret parmakları sonra hepsi birbirine hiç ayrılmamacasına kenetlendiler. Çocuk diğer elinin üstüne yarı kalkmış vaziyette, gülen gözlerle onu, utangaç gülüşünü, iki üç gün önce soyulmuş sivilce kabuklarını, kulaklarındaki küpeleri, gamzelerini seyretti. Hepsi de içinden “Sonunda!” diye haykırıyordu. Mevsimlerin kuruttuğu çatlakların üzerine yağmurun yağmasına çok az kalmıştı. Tam yine olacakken çocuk elini kameraya götürdü ve onu sallayarak güldü. Kız elinden kurtulmuş ondan kaçıyordu. Başta yönetmenin sonra oyuncuların, teknik ekibin adlarının yazdığı yazılar yukarı doğru geçiyordu. Arka fonda, soluk olsa da çocuk kızı ağaca yaslamış derin derin yağan yağmurun keyfini çıkarıyordu…

The End…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yol çizgileri; upuzun, kesik kesik, ikiye ayrılan, üstünde ışık bulunduran. Yaşamlarımıza çok benziyorlar; hayallerimizin doruk noktasında yıldızlara ulaşmışken birden yere çakılmak ve sonunda boş bir tabelanın gösterdiği yola sapmak. Merak ve sorgulama eşliğinde kulaklarıma dökülen notaların hüzün parçacıkları ve gözlerin yavaşça aşağıya kayması…
Bazı hayaller, bazı düşler ulaşmak istediklerim, kimisi kendiliğinden olacak, kimisi zorunda kalacak. İşte bu belirsizlikler kafamı kurcalayan, o “bazı”ları ne ya da ne için? Hiç bir zaman bilemeyeceğim sanırım. Peki, bilsem olanları yaşayıp görmek için bir nedenim kalacak mı? Belirsizlikler evreni mi bu yaşadığım; hani kaosa yer yoktu bu yaşamda, her şey açık ve netti…
Belki de saçmalıyorumdur, her ne yaparsam yapayım çok az şey değişiyor gelecekle ilgili. Yine nefes alıyorum, yine yürüyorum çamurlu yollarda. Üstüme bulaşanları kârım sayıyor, silinip gidenlere üzülüyorum…
Bazı şeyleri tekrar sarıp binlerce kez baştan seyrediyorum, “Oynat” tuşuna bastığımda yine ürperiyorum, yine utanıyorum, yine hüzünleniyorum. “Boşver” demem gereken yeri tekrar sorguluyorum, günümü yaşayıp geleceğime çakılıyorum, öyle hissediyorum…
Hayatı “keşke”siz yaşamaya çalışıp, sallanan sandalyedeki huzuru bulmak istiyorum…
Huzur; şu aralar ihtiyacım olan en önemli öğe…
Yarım okka alabilir miyim?

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Bodrum Bodrum

7 Yorum Var

Neydi tüm olanlar, niyeydi, ne içindi?
Koca şehrin tüm ışıkları ve o ışıkların altında aydınlanan insanların karşısında ezilmek; sıkışan duvarların arasında şakağına sıkılan paslı kurşunun barut haznesine tüm yaşadıklarının sığması; unutulmak yok olmaktı belki…
“Bir zamanlar âşık olmuştum;
Ama şimdi ismi neydi unuttum…”

5N 1K üzerine kurulu defterlerdi eskittiklerimiz. Kıyıya vuran dalgaların damlalarıyla yıkanan bir bankta yakamozu seyredip ağlamaktı anıları tekrar canlandırış, satıcı çocuktan bir bardak çekirdek almaktı ufak bir gülücük…
“Duygu, biraz duygu, bütün isteğim buydu…
Biraz deniz, biraz uyku, Bütün isteğim buydu…”

Hayatın tüm sertliğine, tüm acımasızlığına karşı elini yukarı kaldırıp, zıplaya zıplaya uzaklaşmaktı bu savaştan zaferle ayrılmak…
Gözyaşlarına rağmen 42 kasını olumlu yönde çalıştırmaktı…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Meaning

8 Yorum Var

Life is so incomprehensible every time. You don’t try to understand how it works. If you do this, world and hymn power will absolutely mash you mercilessly. Who one can already understand it since first breath…
Many leaders, pharaohs, philosophers, prophets searched this secret in many ways. But could they find the answer? They only found a big nothingness!
All of us dry by sins everyday while living our purposeless life, endless little time…
A new person is born, an old person dies and only the words survive behind them…
Maybe life is meaningful by meaninglessness…
Who knows…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Rewind and Play

9 Yorum Var

Elimi tutan, beni sarıp sarmalayan kalp kayboldu şimdi. Karıncaların kemirişini, duvarların sesini duyar oldum. Florasanın titrek ışıkları tenimi gıdıklamaya başladı. Bir yanık kokusu gelmeye başladı sol tarafımdan. Gece öpüp beni yatağa uğurlayan da yok artık…
Aklıma geldi sahi nereye koymuştum onu?
Aradım, hem de çok aradım, sonunda buldum onu. Tozlanmıştı, grileşmişti fakat hâlâ ilk günkü gibi hayat doluydu…
Tekrar başlıyoruz eski dostum yalnızlık…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Güneş tepemde tüm ışığıyla parlıyor acı acı, saçlarımı ılık bir rüzgâr savuruyor. Yolda oynayan sürüyle çocuk, birisini annesi evine götürmeye çalışıyor, diğeri babasının kucağında inekleri seyrediyor. İşte motosikletli biri egzozunu bağırtıyor zevk alırcasına, bakkala yine portakal suları gelmiş onları diziyor raflarına. Kavaklar kimseye aldırmadan uzuyor gökyüzüne doğru…
Ailem yok, arkadaşlarım yok, sen yoksun…
Olsun, saçımı okşayacak birini yine bulurum. Sorgulamıyorum daha fazla her şeyi, “Boşver yaşa hayatını!” diyorum…
Geriye kaç gün kaldı, ne için çalışıyorum? Daha fazla para ya da daha fazla mutluluk için mi? Unutulmuş bir meskende neye yarar ikisi de?
Benden çalınan yılların hesabı mı; geri dönmeyecekse neye yarar bu çaba?
Boşver…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

İçlerinde kaplumbağalar, kelebekler, kuşlar, arılar yaşayan koca orman bir gece sihirli bir el değercesine beton binalara döndü; temeline suçsuz birçok canlı, içlerine ise yaşayan sarışın, esmer, kızıl, uzun, kısacası her türden ölü girdi…
Bu yaşlı gezegenin maviliği siyaha, yeşili griye dönüştü. Damarlarından zehir aktı. Her yeri delik deşik edilip, özü sömürüldü…
Toprak çatlaklarla dolmuştu ve biz bu çatlakları dolduran bir damla su ile çaresizce koca bir çınar oluşmasını bekledik. Bazı insanlar(!) en kirlenmemiş yerleri sığınak yapmıştı. Kendilerini kurtarabilmek için çocuklarını feda etti. Biz ise sürekli göç ediyorduk. Bazen kuzeye ya da güneye bazen de ekvatora… Acıktığımızda en yaşlımızı, en güçsüzümüzü yiyorduk. Canlı olup olmadığını bile bilmediğimiz tohumlara asla dokunmuyorduk. Çünkü onlar bir gün tekrardan yeşerecek olan Dünya için gerekliydiler…
Petrol yüzlerce yıl önce bitmiş, bir damla suyun fiyatı insan kanından fazla olmuştu, çiçeklerin kokusunu taşıyan rüzgârlar artık kükürdün o acı, keskin kokusunu bizlere hissettirir olmuştu. Yağan yağmurlar derimizi yakıyor, zaten ölü olan çevremizi bizimle birlikte iyice öldürüyordu…
En yaşlılarımız bunların suçlusunun insanlar olduğunu, bize anlatılan volkan patlamasının yalan olduğunu söylüyorlardı. Onlar bize büyük büyük dedelerinin hayvanları gördüklerinden, onların da bizim gibi olduklarından bahsediyordu. Fakat biz, çiğ çiğ et yiyen bir insanın bile bu kadar canileşeceğini hayal edebilmek için yaratılmadığımıza emindik…
Yaratılmak… Tanrı bizi terk edeli çok olmuştu, bizi burada yapayalnız bırakmıştı…
Bir kaç bilim adamı, insanlar için umut yolculukları yapmaya çalışmış fakat çıkarlarına ters düşen kişiler tarafından sabote edilmiş, bu umutları başlamadan bitmişti. Bazıları bize, orada bir Ay’ın olmadığına inandırdı; zaten olsa da oraya hiç kimse gidemezdi…
Kâğıt kelimesini asla kullanmadık. Küçücük bildirge için kölelerimizin derileri canlı canlı yüzer, etlerini yamyamlaşan diğer kölelere verirdik. Geriye kalan kemikleri ise yakacak olarak eli silahlı adamlar tarafından toplanırdı…
Ve bir gece uzaklarda parlayan binlerce havai fişek gördük. Işık yaklaştıkça derimizin eridiğini hissettik. Gözlerimiz kömürleşinceye kadar kimisi alev almış, kimisi yanan birçok insan gördük, olanlara tanıklık ettik…
Bu günden sonra mikrobunu yenen Dünya kendine bir an önce geldi; griler ve siyahlar yerlerini tekrar mavi ve yeşilin egemenliğine bıraktılar. Sular tekrar akmaya başladı. Balığa benzer canlılar özgürce dolandı koca okyanuslarda, kuşlar gibi kanatlı bir diğerleri ise bir kayanın tepesinden ulu yeşili seyrettiler…
Canı küçücük tohumlar vermişti, umutlar ise geleceği yeşertmişti…
İnsansız bir Dünya’da hayat daha canlı, renkler daha renkliydi…
Ve tüm ruhların akıllarında söylenecek tek bir cümle vardı: What a Wonderful World…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Four Seasons

2 Yorum Var

Her şey ufak bir tohumun toprak ananın kucağında yeşermesiyle başladı. Havaya doğru uzattı kollarını, sonra başını çıkardı gün ışığına. Tertemiz sularla yıkandı her gün; tazecik dalları güçlendi, sertleşti. Yeşilin her tonunu bulmak mümkündü onun vücudunda. Bir sabah aniden bu yeşilliklere kırmızılar, pembeler, turuncular, sarılar konuk oldu. Envai çeşit böcek kondu, özünden tattı…
Bugünlerde eskisi gibi yıkanmıyordu vücudu, aksine bedenini bronzlaşmaya bırakmıştı. Renk cümbüşündeki bedeni yerini kalıcı olarak koyu tonlara bıraktı. Acımasızca güçsüz olan tarafları kurudu, toz oldu. Hayata karşı ayakta daha sağlam duruyordu şimdi…
Derken gövdesini duygularıyla, yaşadıklarıyla kalınlaştırdı. Son yapraklarını da döktüğün de geriye sadece en güvendiği ve gözü gibi baktığı meyvesi kalmıştı. Tüm bilgisini bir gün ona aktaracak ve bu acımasız dünyadan ilelebet silinecekti…
Son bilgileri alan ufak siyah topta yere düştüğünde, küçük bir esinti annesini, babasını bir akşamüstü çok uzaklara götürdü. Karanlıktı, soğuktu, korkuyordu fakat o ailesinin anlattığı parlak günlerin hayaliyle uykusuna dalmış oldu…
Bir gün düşleri gerçek olacak mıydı, bunu kimse bilmiyordu. Umutları bir kuşun midesinde, sel suyunun içinde birden kükremesiyle, ölümüyle de sonuçlanabilirdi; rengârenk çiçeklerinin arasında, aşklarıyla da…
Geleceği yazılmış mıydı, yoksa bunu kendisi mi oluşturacaktı? Her şeyi bekleyip görecekti ve o zaman ne için yaşadığını bulacaktı; bu değersiz dört mevsimlik yaşamında…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Gecenin karanlığı üstlerine çökmüştü, asfaltı aydınlatan lamba bazen cızırtı yapıyor bezen de yanıp sönüyordu. Erkek sırtını çınara dayamış, asırlık ağacın dökülen yapraklarıyla oynuyordu. Kız ise dizine uzanmış gökyüzündeki yıldızlara bakıyordu. Çocuğun diğer eli kızın saçında dolanıyordu, yüzünü örten telleri özenli bir biçimde arkaya doğru atıyordu, kız ise gözlerini onun şekilsiz sakalına dikiyor, bezen de ay ışığından parlayan gözlerine yöneltiyordu. Çocuk oynadığı kuru yaprakları bir bir seçip, kızın karnına koyuyordu. Derken gökten bir yıldız hızla kayıp sonsuzluğa gitti. Sırtının ağrımasıyla ayaklarının şeklini değiştirdi çocuk, kız ise saçlarının içinde dolaşan iki elden çok büyük bir haz alıyordu. Birden kollarını çocuğun boynuna sardı, kafasını kendine doğru asıldı. Başta dirense de onun isteğine fazla karşı koymadı çocuk. Yavaşça yaklaştı, çenesindeki çocuğun sivri sakallar burnuna batsa da o bundan rahatsız olmadı. Küçük bir ıslaklık değdi dilinin ucuna, tadı çok hoştu. Ve başını kaldırdığında tüm yıldızları gördü dudaklarının ucunda…
Sağanak yağmurda iliklerine kadar ıslanmasını önemsemeden dakikalarca hareketsiz bekledi. Herkesin ona garip şekilde bakmasına rağmen, o gözlerini oradan hiç ayırmadı. Gözyaşlarıyla akan makyajına aldırış etmedi, kulaklığını taktı, beresini yavaşça kafasına geçirdi ve yağmurun sesiyle karanlıkta kayboldu…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live

Yine yaz sonu, yine yalnızlıklar…
İçimi yiyip bitiren kocaman bir boşluk, geleceğin getirdiği büyük belirsizlik, yine aynı dizi, yine tekrar bölümleri…
Artık merak etmiyorum bir erkek ile bir kız yan yana geldiğinde neler konuştuğunu, birbirlerine nasıl davrandıklarını. Acı da olsa bu dipsiz kuyunun içinden çıkma amacım olan merakımı yitirdim. Çünkü aydınlığın nasıl bir yer olduğunu gördüm, hissettim ve beni artık bu karanlıktan çıkaracak eli beklemekteyim. Belki de o elin hep beni sarmasından beklentilerimi de yok etmekteyim…
Acımasız dünyanın masum çocuklarını oynamak çok güç geliyor bana, rast gelişler evreninin bir parçası olmak geleceğimden korkmamı sağlıyor. Unutulmak, o kadar değersiz olmak beni ürkütüyor…
Ne zaman ölüp, yok olacağımı bilmemek beynimi eritiyor. Mantığımı yitirip kontrolü kalbimin eline bırakıyorum…
Zor olan hayata mutluluklarımla savunmamı yapıp, gülücüklerimle son darbeyi indiriyorum…
Özlüyorum, ona yetişemeden tükeniyorum…

  • RSS
  • Facebook
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Technorati
  • MySpace
  • del.icio.us
  • Digg
  • Live
Wordpress'in Gücü Adına Web Design by SRS Solutions ©2010 FxDev | ße Different Everytime! Design by SRS Solutions